“İki arslanını millet için şehit veren baba, üçüncü oğlunu bu ölüm dirim savaşında, bir kahbe gibi gizlemez Reis Bey!” dedi acılı baba…

Salonda çıt yoktu, mahkeme üyeleri birbirlerinin yüzüne baktılar.

Şaşkındılar…

İhtiyar birden yamalı mintanını yırttı. Çıplak, ak kıllı göğsü dışarı fırladı.

-Hele gel Reis Bey, yakın gel de şu kalbura dönmüş göğsüme bak! Bu gördüğün yaraları Makedonya'da Bulgar çeteleri ile döğüşürken aldım. Sekiz yıl askerliğim var benim. Kurşun yarasına yara demem.

Şehit arslanlarımın yarasıdır bağrımı delen.

Benim oğlum askerden kaçsa bile ben saklamam. Bunu böyle bil!

Mustafa Necati Bey sıkıntısını gizleyemeyerek sordu:

-Peki baba. Oğlunu en son ne zaman, nerede gördün?

-En son ilk kar düştüğünde gördüm. Aha şurada, Kastamonu Askerlik Şubesinin önünde,  Ankara’ya selametlerken...

-“Sonra hiç haber almadın mı?"

İhtiyar duraladı..

Bu soruyu beklemediği belliydi. Kuşkulu gözlerle dinleyicilerden yana baktı. Orada birilerinden, birilerinin bir şeyler söylemesinden korkuyordu sanki.

Kararsızdı.

Bir süre sağına soluna baktı.

Sonra tükenmiş bir sesle başkana döndü:

-Diyecem diyecem, emme o itin ipini de ben çekecem!

Başkan güngörmüş geçirmiş bir tavırla sordu:

-Anlat bakalım baba! Askerin bazısı kandırılmış, başıbozuk olmuş dediler.

Askerden kaçanları ortalıkta görmüyorduk, emme kulağımıza geliyordu.

Kaçaklar yakalanırım korkusuna evine ocağına gelmezmiş.

Kimi dağa çıkıp eşkıyalık edermiş.

Kimi de bir kıyıya siner, mektup yazıp evden para istermiş.

(Devam Edecek…)