Tıp Fakültesi 6 yıl, Google’da sağlık taraması yapmak 6 saniye. Türkiye’de doktor olmak; dışarıdan bakınca beyaz önlük, prestij ve havalı hastane koridorlarında ağır adımlarla kasıla kasıla yürümek biliriz. Adam önlüğü çekmiş, stetoskopu boynuna asmış, ohh hayat ona güzel sanırız.
Yok öyle bir dünya üstat!
O beyaz önlüğü giydiğin an, 'Survivor Türkiye Hastane Etabı' resmen başlıyor.
Daha "Bismillah" deyip 6 yıl tıp okuyorsun. Kitaplar öyle kalın ki, anatomi çalışırken insan kendi organlarıyla küslük yaşayacak seviyeye geliyor.
"Neyse bitti, artık doktorum aga!" dediğin an...
Bamm! Karşına TUS (Tıpta Uzmanlık Eğitimi Giriş Sınavı) çıkıyor.
Bu sefer hastayı değil, kendi akıl sağlığını hayatta tutmaya çalışıyorsun. Sınava çalışmaktan odadaki duvarla göz göze gelip, "Kardeş sen olsan hangi bölümü yazardın? Beyin cerrahı ya da dahiliye sarmaz mı?" diye akıl danışacak kıvama geliyorsun.
***
Peki uzmanlığı kazandın, rahatladın mı? Ne rahatlaması usta, asıl maraton şimdi başlıyor! Hastaneye gencecik, hayat dolu bir doktor olarak giriyorsun; sabaha karşı koridorda telefon şarjı gibi yüzde 3’de dolaşıyorsun. Hasta senden şifa bekliyor, ama sen önce kendi göz kapaklarını açık tutmak için yer çekimiyle savaşıyorsun.
Derken mecburi hizmet kurası geliyor. Haritaya bakıp "Şuralar ne güzelmiş" diye hayal kurarken, sistem sana sırıtarak cevabı yapıştırıyor; "Hayırlı olsun kardeşim, kışın kar küreğinin bile zincir taktığı o meşhur ilçeye gidiyorsun."
Gittiğin ilçedeki poliklinik ise ayrı bir evren… Sistem sana tek muayene için tam 5 dakika süre tanımış. 300 saniye! Kronometre hızla akarken içeri bir teyze giriyor; "Doktor bey oğlum, benim dizim ağrıyor ama görümcemin de midesi ekşiyor. Ona da bir şey yazsak ya gadasını aldığım!" Sen tek kişiyi muayene edecektin, 3. dakikada yedi sülalenin fahri aile hekimi olmuşsun.
Süre bitmek üzereyken amcanın biri içeri girip, tıp literatürüne yeni bir boyut kazandırıyor; "Evlat, Google’a yazdım, bende kesin 'Aşırı Eklemsel Komplikasyon' var. Sen bana şu ilacı yaz, gerisine karışma."
Yıllarca TUS çalışmışsın, ama muayenehanede Arama Motoru Tıbbı Yüksek Lisansı yapmış hasta yakınlarıyla mücadele ediyorsun. Bir şey açıklayacak olsan, arka taraftan amcanın yeğeni yükseliyor, "Hocam biz internetten baktık, o dediğin organ orada değil bir kere!"
Tıp fakültesi 6 yıl, Google’da sağlık araması yapmak 6 saniye... Haliyle 'doktor çokbilmiş hasta yakını' karşısında hem mağdur, hem mağlup oluyor.
Tam "Bugün de ölmedik, mesai bitti" deyip yemeli içmeli bir düğüne kaçıyorsun. Tam köfteyi tabağa koyacakken enişte yanında bitiveriyor, "Hocam bizim kayınçonun belinde bir şey var, şu MR’a bir baksan?"
Bayramlaşmaya gidiyorsun, cepten "tak" diye bir mesaj; WhatsApp’ı bir açıyorsun, akrabanın akciğer röntgeni!
Randevu desen ayrı bir komedi… Vatandaş Eylül ayında Randevu Sistemi’ne giriyor, sistem ona ilk boş günü veriyor: "25 Nisan!" Hasta Nisan ayını beklerken, o an nöbetçi olan doktor hastanede "Sağlıkta Şiddet"in ortasında kalıyor. Şifa dağıtmaya çalışırken, hasta yakınından boks maçı kondisyonu beklenen başka bir meslek dünyada yok zaten!
Tüm bu hengamenin sonunda; uykusuz geceler, 5 dakikalık kronometreli muayeneler, hastanede ringe çıkan hasta yakınları ve TUS stresi derken... Bir bakmışsın akşam evde oturmuş, Google Çeviri’den Almanca A1 gramer çalışıyorsun: "Ich bin ein Arzt..."
***
Kısacası Türkiye’de doktor olmak; insanları iyileştirmeye çalışırken kendi bünyeni ve sabrını sahada test etmektir. Millet dışarıdan sadece o beyaz önlüğü görüyor; altında kaç uykusuz gece, kaç boks antrenmanı ve kaç "Hocam hazır denk gelmişken şuna da bir baksanız" yattığını kimse bilmiyor.
Tüm bu çileye, mobbinge ve imkânsızlıklara rağmen; gecesini gündüzüne katıp dünyada eşi benzeri olmayan bir pratiklik, merhamet ve bilgi birikimiyle çalışan Türk hekimleri, hiç şüphesiz dünyanın en nitelikli doktorlarıdır.
Tam da bu yüzden Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sağlığını ve canını boşuna başkasına değil, yalnızca onlara emanet etmemizi söylemiştir: "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz."