Geçen hafta, 32 yıl boyunca dünyayı "sessize alıp" uyuyan Karolina’nin ilginç hayat hikâyesine göz atmıştık. Bugün ise çıtayı biraz daha yukarı taşıyoruz. Karolina’nın hikâyesi derin bir uykuydu; ancak Martin Pistorius’unki, açıkgözlerle izlenen 12 yıllık bir kâbus, adeta mekanik bir trajedi.
Eğer Karolina’nın ki dünyadan bir kopuşsa, Martin’in ki dünyanın tam ortasında, görünmez bir parmaklığın ardında mahsur kalmaktı. Gelin, absürtlüğün ve iradenin sınırlarını zorlayan bu vakaya yakından bakalım.
***
Her şey 1980’lerin sonunda, Güney Afrika’da başladı. 12 yaşındaki Martin, basit bir boğaz ağrısıyla eve geldi. Ancak bu sıradan hastalık, kısa sürede Martin’in tüm motor becerilerini elinden aldı. Önce bacakları sustu, sonra dili. Sonunda bitkisel hayat denilen o gri bölgeye hapsoldu. Doktorların teşhisi netti; "Beyni bir bebek seviyesine indi, artık orada kimse yok." Ailesine de acı bir tavsiye verdiler, "Onu eve götürün ve huzur içinde ölmesini bekleyin."
İşin en ürpertici ve sinematik kısmı burada başlıyor. Martin, o karanlık uykusundan yaklaşık iki yıl sonra uyandı. Ama sadece zihnen. Bedeni hala kilitliydi; tek bir kasını oynatamıyor, gözleriyle bile işaret veremiyordu. Ailesi, arkadaşları ve doktorlar onun yanında en mahrem konuları konuşurken, Martin orada, o kilitli kapının arkasında her şeyi duyuyor ve anlıyordu. Düşünün; bir odanın içindesiniz, herkes hakkınızda konuşuyor ama siz o odadaki bir koltuktan farksız muamele görüyorsunuz.
Martin bu halde tam 12 yıl geçirdi. Onu bir bakım merkezine bırakıyorlardı ve oradaki görevliler, "nasılsa bir şey anlamıyor" diyerek onu her gün saatlerce bir televizyonun karşısına oturtuyorlardı. Televizyonda ne mi vardı? Kesintisiz olarak "Mor Dinozor Barney.."
Martin yıllar sonra o günleri anlatırken, "Barney’den o kadar nefret ediyordum ki, bu nefret hayata tutunmamı sağlayan tek şey oldu" diyecekti. Modern tıp, Martin’in hayatta kalma azmini araştıradursun; bizce 12 yıl boyunca aynı neşeli şarkıları söyleyen dev bir dinozora maruz kalmak, tarihin en yaratıcı işkence yöntemlerinden biri sayılabilir.
Martin’in kaderi, bir bakıcının onun donuk bakışlarındaki o zayıf ama anlamlı parıltıyı fark etmesiyle değişti. Testler yapıldı ve sonuç herkesi şoke etti: Martin’in zihni pırıl pırıldı. Zamanla özel bir bilgisayar yardımıyla dış dünyayla bağ kurmayı başardı, yazılımcı oldu ve hatta evlendi.
***
Bu iki vaka bize gösteriyor ki; kader bazen çok tuhaf senaryolar yazıyor:
Karolina: Sistemi tamamen kapatıp 32 yıllık bir "yazılım güncellemesi" yaptı. Uyandığında 19. yüzyıldan 20. yüzyıla ışınlanmış, her şeyi kaçırmış bir yolcuydu.
Martin: Sistemi açık bıraktı ama ekranı ve klavyesi bozuktu. 12 yıl boyunca kimsenin frekansını yakalayamadığı bir radyo yayını gibi yaşadı.
Şimdi bir düşünün; 32 yıl boyunca hiçbir şey bilmeden huzur içinde uyumak mı daha zor, yoksa 12 yıl boyunca bir köşede süs eşyası muamelesi görüp, her gün o mor dinozoru izlemek mi?
Görünen o ki, zaman bazen durur, bazen de size en sevmediğiniz çizgi filmi binlerce kez izleterek geçer. Karolina’nın diş ağrısı mı daha kötüdür yoksa Barney’nin şarkısı mı?
Karar siz değerli okurlarımızın…