Bazı takımlar vardır; yalnızca futbol takımı değildir. Bir şehrin hafızasıdır, çocukluğudur, babadan oğula geçen bir hikâyedir. Adana Demirspor benim için de böyle bir hikâyedir. Çocukluğumdan beri babamın elimden tutup götürdüğü maçlarla başlayan bu sevda, yıllar içinde yalnızca tribünde yaşanan bir futbol tutkusuna değil, hayatın kendisine dönüştü.

Eski stadın maraton tribünü gözümün önünde hâlâ durur. Benim için o tribün biraz da babamın omzudur. Maçı en iyi görebilmek için beni omzuna aldığı o günler, bugün geriye dönüp baktığımda bir futbol anısından çok daha fazlasını anlatıyor: Bir babanın çocuğuna miras bıraktığı aidiyeti…

Bugün Adana Demirspor zor günlerden geçiyor. Elbette futbolda kötü sezonlar, ekonomik sıkıntılar, yönetim problemleri, sportif başarısızlıklar yaşanabilir. Kulüpler yükselir, düşer; futbolcular gelir, gider; yöneticiler değişir. Fakat asıl mesele, bütün bunların ötesinde bir şehrin kendi hafızasına nasıl davrandığıdır.

Adana Demirspor'un hafızasında Muharrem Gülergin vardır. Fatih Terim vardır. Füze Selami vardır. Onların temsil ettiği yalnızca futbolculuk değildir. Onlar aynı zamanda bir dönemin Adana'sını, mahalle kültürünü, dayanışmasını ve tribün ahlakını temsil eder.

Eskinin tribün kültüründe takım sevgisi, skor tabelasına bağlı değildi. İnsanlar yalnızca takım kazandığında tribüne gitmiyordu. Hatta belki de asıl mesele, kaybedildiğinde yanında olmaktı.

Bugün ise futbolun giderek bir tüketim nesnesine dönüştüğünü görüyoruz. Başarı varsa destek, başarısızlık varsa sırt çevirme…

Bir oyuncu yıldızsa alkış, kötü oynuyorsa yuhalama…

Yönetim başarılıysa sahiplenme, başarısızsa bütün geçmişi unutma…

Oysa sosyolojik açıdan aidiyet, çıkar ilişkisi değildir. Aidiyet, insanın kendisini bir bütünün parçası olarak görmesidir. Takım tutmak da biraz budur. “Ben”den “biz”e geçebilme hâlidir. Belki de Adana'nın bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri vefadır. Vefa, geçmişi romantikleştirmek değildir. Geçmişte yapılan hataları görmezden gelmek hiç değildir. Vefa, bugün zor durumda olan bir yapının dün hayatımızdaki yerini unutmamaktır.

Felsefede insanın geçmişle ilişkisi üzerine çok şey söylenmiştir. Nietzsche'nin “hafıza” ve “unutma” üzerine düşüncelerinden Bergson'un belleğin insan kimliğindeki yerine kadar uzanan bir çizgide, insanın kim olduğu biraz da neyi hatırladığıyla ilgilidir. Bir şehir için de durum farklı değildir. Şehirler yalnızca binalardan oluşmaz; hatıralardan, seslerden, yüzlerden, kokulardan ve ortak hikâyelerden oluşur. Adana Demirspor da bu şehrin ortak hikâyelerinden biridir.

Bugün kulüp zor günler geçirirken herkesin aynı düşüncede olması gerekmiyor. Eleştiri elbette olacak. Hesap sorulacak. Yanlış yapan yöneticiler, futbolcular ya da kurumlar elbette eleştirilecek. Fakat eleştirmek ile terk etmek arasında büyük bir fark var. Çünkü vefasızlık yalnızca bir kişiyi ya da kurumu yaralamaz; zamanla toplumun ortak hafızasını da aşındırır.

Ben bugün hâlâ eski maraton tribününü düşündüğümde babamın omzunu hatırlıyorum. O omuz yalnızca beni yükseltmiyordu; bana bir şehrin takımını, tribününü ve dayanışmasını gösteriyordu.

Belki bugün yeniden o omuza ihtiyacımız var. Adana Demirspor'un yalnızca sahada değil, hafızalarda da yeniden ayağa kalkması gerekiyor. Çünkü bazı sevdalar puan cetveliyle ölçülmez.

Bazı takımlar tutulmaz; yaşanır. Adana Demirspor da Adana'nın yaşadığı hikâyelerden biridir.

Ve insan, zor gününde yanında olmadığı bir sevdaya, güzel günlerinde ne kadar sahip çıkmış sayılır?