“Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.”

Anadolu’nun sözlü kültüründe bazı sözler vardır; kısa söylenir ama içinde uzun bir toplumsal hafıza taşır. Bu söz de onlardan biridir. İlk bakışta bir övgü gibi görünür. İyi at sıradan değildir; iyi yiğit de…

Cesareti, gözü karalığı, alışılmışın dışındaki tavrı onu diğerlerinden ayırır. Bu nedenle ona bazen “deli” denir. Buradaki delilik, aklını yitirmek değildir. Çoğu zaman başkalarının cesaret edemediğini yapabilmenin, risk almanın, korkuya teslim olmamanın ve gerektiğinde kalabalığın karşısında tek başına durabilmenin adıdır.

Ancak aynı kelime, başka bir durumda bambaşka bir anlam kazanır. İnsan cesur olduğunda “deli”dir. Gözü kara olduğunda, kimsenin söyleyemediğini söylediğinde, alışılmışın dışına çıktığında da…

Fakat bir gün toplumun çizdiği sınırları fazla zorlamaya, yerleşmiş dengeleri sorgulamaya ve başkalarının konforunu bozmaya başladığında, “deli” artık bir övgü olmaktan çıkar. Bu kez şöyle denir: “Adamın delisinden kurtuldunuz.” İşte mesele tam da burada değişir. Çünkü “deli” kelimesi bazen cesaretin, bazen de kontrol edilemezliğin adı olur.

İnsan toplulukları, yaşamlarını sürdürebilmek için bazı davranışları normal, bazılarını ise anormal kabul eder. Nasıl konuşulacağı, neyin ayıp, neyin cesaret, neyin saygısızlık olduğu çoğu zaman yazılı olmayan kurallarla belirlenir. Bu nedenle “normal” dediğimiz şey her zaman mutlak bir gerçek değildir. Çoğu zaman toplumun üzerinde uzlaştığı bir sınırdır. O sınırın dışına çıkan insan önce farklı görülür. Sonra anlaşılmaz bulunur. Ardından etiketlenir. Ve bazen tek bir kelime, insanın bütün hikâyesinin yerine geçirilir: Deli.

Oysa bir insanı “deli” yapan yalnızca davranışı değildir; ona bakan gözün neyi normal kabul ettiği de önemlidir. Cesaret ile delilik arasındaki çizgi çoğu zaman yapılan şeyden çok, o davranışın “kime karşı yapıldığına ve kimin işine yaradığına” göre belirlenir. Güç sahibine karşı çıkan kişi “sorun çıkarıyor” diye anılabilir. Herkesin sustuğu yerde konuşan “başına buyruk”, kurulu düzeni sorgulayan ise “uyumsuz” ilan edilebilir. Ama aynı kişi kendi grubunun çıkarlarını savunduğunda “cesur”, “mert” ya da “gözü kara” olabilir. Demek ki bazen mesele, insanın ne yaptığı değil; yaptığının kimi rahatsız ettiğidir.

Anadolu’nun sözlü ve yazılı kültürüne baktığımızda, “deli” ile “bilge”, “asi” ile “haklı”, “uyumsuz” ile “öncü” arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu görürüz. Kaygusuz Abdal, sözü ve mizahı ile alışılmış düşünce kalıplarını ters yüz ederken; Pir Sultan Abdal, bedeli ne olursa olsun itirazını sürdürmüştür. Karacaoğlan, hayatı ve insanı kendi özgür diliyle anlatırken kalıpların dışına çıkmış; Köroğlu ise haksızlık karşısında boyun eğmeyen halkın sesi olmuştur.

Daha eski anlatılarda Deli Dumrul, gözü karalığın ve sınır tanımamanın sembolü olarak karşımıza çıkar. Onun hikâyesinde “delilik”, yalnızca akıl dışılık değil; insanın kendi gücüne fazlasıyla güvenmesinin, dünyaya meydan okumasının da bir ifadesidir. Belki de Anadolu insanı bu yüzden sıra dışı gördüğü kişiyi hemen bütünüyle dışlamamış, ona bazen “deli”, bazen “derviş”, bazen “ozan”, bazen de “yiğit” demiştir. Çünkü bu topraklarda herkesin yürüdüğü yoldan yürümeyen insan her zaman anlaşılmamıştır. Ama anlaşılmamak, her zaman değersiz olmak anlamına da gelmemiştir. Bazen toplumun “deli” dediği kişi, yıllar sonra en çok dinlenen sözün sahibi olmuştur.

Ne var ki aynı toplum, kendi düzenini tehdit ettiğini düşündüğü kişiye de aynı kelimeyi kullanır. Ve ilginçtir; toplumun sevdiği deli ile korktuğu deli bazen aynı kişi olabilir. Aradaki fark yalnızca zamanın geçmesi ya da güç dengelerinin değişmesidir.

Elbette her farklı davranışı cesaret, her itirazı haklılık, her sınır ihlalini özgürlük olarak görmek de doğru değildir. Bazı insanlar gerçekten çevresini yorar, ilişkileri tüketir ve davranışlarının yükünü başkalarına taşır. Böyle durumlarda “kurtulmak”, gerçekten bir kurtuluş olabilir. Bu nedenle “deli” kelimesini romantikleştirmek kadar, farklı olanı anlamaya çalışmadan etiketlemek de yanlıştır. Belki de asıl ölçü şudur:

Cesaretinin yanında vicdanı var mı?

Gücünün yanında sorumluluğu var mı?

İtirazının yanında adalet duygusu var mı?

Farklılığının yanında başkasının hakkına saygısı var mı?

Çünkü gerçek yiğitlik yalnızca korkusuz olmak değildir. Gerektiğinde geri çekilmeyi bilmektir. Gücünü kullanabilecekken kullanmamaktır. Haklıyken bile karşısındakini ezmemektir. Sonuçta asıl sorgulanması gereken, bir insanın ne kadar “deli” olduğu değil, toplumun neye delilik dediğidir.

Kimi zaman insan korkmadığı için delidir.

Kimi zaman susturulamadığı için.

Kimi zaman yanlış zamanda doğru şeyi söylediği için.

Kimi zaman da gerçekten çevresine zarar verdiği için.

Bu nedenle her “deli” aynı değildir. Ve belki de asıl soru şudur: Kime göre deli?

Birinin arkasından “adamın delisinden kurtuldunuz” denildiğinde hemen hüküm vermek yerine, bir an durup düşünmek gerekir: Gerçekten bir deliden mi kurtuldular, yoksa kendi normal anlayışlarına sığmayan bir insandan mı?

Belki cevabı yalnızca o kişide değil, onu anlatanların hikâyesinde de aramak gerekir.