Çeyrek asırdır bu toprakların kılcal damarlarını, kentlerin meydanlarını ve insan hikayelerini kelimelere döküyorum. 25 yıl önce kağıda düştüğüm ilk satırlardan bu yana Türkiye çok değişti; ancak hiçbir dönemde Ankara’nın tahkim ettiği "siyasi mimari" ile sokağın mahkum edildiği "toplumsal daralma" arasındaki makas bu denli açılmamıştı. Bugün siyaset kurumu, fildişi kulelerinde kendi hedeflerine yönelik senaryolar üretirken
aşağıda, sokağın tam ortasında adalet mekanizması, ifade özgürlüğü ve örgütlü yapılar ağır bir tasfiye süreciyle can çekişiyor.
Türkiye’de uzun zamandır hukuk, adaleti tesis eden tarafsız bir zemin olmaktan çıkarılıp, siyasi iktidarın ve kurulan yeni rejimin en kullanışlı tahkimat aracına dönüştürüldü. Ankara koridorlarında inşa edilen yeni siyasi mimari, gücünü toplumsal rızadan ziyade, gri alanların yok edilmesinden ve mutlak bir biat ikliminden alıyor.
Siyasetin bu denli yalıtıldığı, toplumun taleplerine kulaklarını tıkadığı bir vasatta; adalet sarayları adeta sokağı hizaya getirme, itiraz edeni cezalandırma merkezleri olarak işlev görüyor. Hukuk dışı uygulamaların sistematik bir yönetim modeline dönüştüğü bu iklimde, sadece yasalar değil, toplumun bir arada yaşama iradesi de un ufak ediliyor.
Kırılan Kalemler ve Susturulan Kamusal Alan
Bu baskı mimarisinin ilk ve en stratejik hedefi şüphesiz ki basın ve ifade özgürlüğüdür.
Gazetecilerin mesleki faaliyetleri nedeniyle adliye koridorlarında eskitildiği, gözaltı ve tutuklamaların birer yargısız infaz yöntemi olarak kullanıldığı bir dönemden geçiyoruz. Gerçeği halka ulaştırmakla görevli olan basına yönelik bu açık saldırılar, sadece bireysel olarak meslektaşlarımızı hedef almıyor; toplumun bütününe "Konuşursanız, yazarsanız, itiraz ederseniz sonunuz bu olur" mesajını veriyor.
Medyanın tek tipleştirildiği, muhalif her sesin RTÜK cezaları, ilan kesintileri ya da doğrudan yargı eliyle boğulmaya çalışıldığı bir ülkede, kamusal alan hızla çölleşmektedir.
İfade özgürlüğü, yalnızca bir anayasal hak değil, toplumsal deşarjın ve nefes almanın en temel unsurudur. İnsanların sosyal medyada bir fikri beğenirken bile iki kez düşündüğü, gazetecilerin otosansür kıskacında boğulduğu bir iklim, toplumsal daralmanın en somut göstergesidir.
Siyasi mimari baskılarını sürdürdükçe özgür ve bağımsız bir basının ve sansürsüz bir kamusal alanın varlığı, yalıtılmış sırça köşklerin yalanlarını çıplak bırakacaktır.
Örgütlü Yapılara Saldırı: Dayanışmanın Tasfiyesi
Toplumsal daralmanın ve yalnızlaştırmanın bir diğer ayağı ise örgütlü yapılara, sendikalara, meslek odalarına ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik amansız baskılardır. Bir toplumun direnç mekanizması, onun örgütlülük düzeyidir.
Bugün Türkiye’de barolardan tabip odalarına, çevre örgütlerinden, hak ve özgürlük temelli kuruluşların tümü iktidarın saldırı hedefi haline gelmiştir. Yasal eylemlerin suç sayıldığı, hak arama arayışlarının "terör" parantezine alınarak kriminalize edildiği bu süreç, bireyi devlet ve sermaye karşısında tamamen savunmasız bırakmayı amaçlamaktadır.
Cumhuriyetin ve demokrasinin temel direği olan örgütlenme özgürlüğü, bugün Ankara'nın inşa ettiği totaliter mimarinin önündeki en büyük engel olarak görülüyor. Toplumu tek tek bireylere indirgeyerek yalnızlaştırmak, dayanışma ağlarını koparmak, sokağı tamamen teslim almanın en kestirme yoludur.
Farklı kentlerde yayımlanan bu köşeden Anadolu’nun dört bir yanına baktığımda gördüğüm şey tam olarak budur:
Hak arayan işçinin önüne dikilen barikat, doğasını korumaya çalışan köylünün üzerine sıkılan gaz, adalet isteyen annelerin coplanması... Hepsi aynı makro planın parçasıdır.
Siyaset kendi kurultaylarında, iç çekişmelerinde yapay gündemler üretirken, sokak bu ağır baskı mimarisinin altında nefessiz kalmaktadır.
Sonuç: Sokağın Hafızası Sırça Köşkleri Yener
Yirmi beş yıllık gözlemim bana öğretmiştir ki, hiçbir baskı mimarisi sonsuza kadar ayakta kalamaz. Hukuku askıya alarak, basını susturarak ve örgütlü yapıları dağıtarak kurulan o yalıtılmış iktidar alanları, toplumun dipten gelen adalet dalgası karşısında her zaman çökmeye mahkumdur. Bugün şehirlerimizin musluklarından su akmıyor, gençlerimiz yarınlarını yurt dışında arıyor ve sokaktaki her iki insandan biri adalete ve hukuka olan güvenini yitirmişse o ülkenin halkının mutlu olması nasıl mümkün olsun.
Ankara’daki koltuk ve tüzük hesapları ne olursa olsun, sokağın gerçeği ve adalet arayışı hepsinden daha büyüktür. Kalemimizi ve sesimizi teslim etmediğimiz sürece, gri alanları yeniden var edecek, o demir kafesi kıracak irade bu toplumun içinde mevcuttur. Çünkü çeyrek asırlık bir hafızayla biliyorum ki; siyaset kendi labirentinde kaybolabilir ama sokağın adalet mücadelesi her zaman son sözü söyler.
Sokaktan biri, ülkesine, yaşadığı coğrafyaya karşı kendisini sorumlu ve görevli kabul eden bir gazeteci-yazar, eğitimci olarak inanıyorum ki, dünyanın hiçbir yerinde olamadığı gibi ülkemizde de otoriter yönetimler uzun süreli kalamazlar.
Kaldı ki Türkiye gibi ekonomisi dip yapmış; eğitim, sağlık sistemi çalışamaz duruma gelmiş, köylüsü tarlasını işleyemez, esnaf iş yapamaz hale düşmüş, gençler geleceğe ilişkin umutlarını yitirmenin ötesinde hayal bile kuramaz durumdaysa toplumda oluşan muhalif rüzgar tüm barikatları yıkar geçer.
Muhalafeti işlevsiz hale getirmek için egemen güçlerin her türlü kirli oyunlarını bozacak güçlü bir halk iradesi oluşmuştur ve bu iradenin önünde kimse duramaz.
Yeter ki, tüm muhalif örgütlü yapıları tek bir toplumsal çatı altında birleştirebilelim.
1 EYLÜL DÜNYA BARIŞ GÜNÜ KUTLU OLSUN.
AYHAN ONGUN(Gazeteci-Yazar) 01.09.2026/BODRUM