Geometri denildiğinde çoğumuzun aklına cetvel, pergel, üçgen, daire ve okul sıralarında ezberlediğimiz formüller gelir. Nokta, çizgi, açı… Sanki bunlar insanlık ortaya çıkmadan önce de bir yerlerde hazır bekliyormuş ve biz yalnızca onları keşfetmişiz gibi düşünürüz.

Oysa Edmund Husserl’in Geometrinin Kökeni adlı kitabını okurken insanın aklına bambaşka bir soru geliyor: Bir düşünce nasıl doğar ve nasıl olur da onu düşünen insandan daha uzun yaşar?

Belki de asıl mesele geometri değildir. Bir insan bir çizgi çizer. O çizgi, ilk anda yalnızca kâğıdın üzerindeki bir izdir. Fakat insan zihni o izden “çizgi” kavramına ulaşır. Ardından bu kavram sözcüklere, sembollere, şekillere ve nihayet yazıya dönüşür. Böylece bir insanın deneyimi, başka insanların anlayabileceği ortak bir anlama dönüşür.

Husserl’in önemli sorularından biri tam burada ortaya çıkar: İnsan zihninde oluşan bir anlam nasıl olup da kişisel olmaktan çıkar ve ortak, tarihsel bir bilgi hâline gelir?

Geometrinin büyüsü biraz da buradadır. Bugün bir üçgen çizdiğimizde, aslında yalnızca üç çizginin birleşmesinden söz etmeyiz. Binlerce yıllık bir düşünce zincirinin içine gireriz. Öklid’in dünyasından bize ulaşan bir anlamı yeniden kurarız. Öklid artık yoktur, onu dinleyen insanlar da yoktur; fakat düşüncesi hâlâ bizim zihnimizde yeniden hayat bulur.

Platon’un mağarasındaki insanları düşündüğümüzde de benzer bir meseleyle karşılaşırız. İnsan gördüğü şeyin kendisiyle yetinmez; görünenin arkasındaki anlamı arar. Bir üçgen çizeriz ama çizdiğimiz üçgen hiçbir zaman zihnimizdeki “üçgen” fikrinin kusursuz karşılığı değildir. Kâğıttaki şekil kusurludur; fakat zihnimizdeki ideal üçgen fikri kusursuzdur.

Belki de insanın en büyük yeteneği budur: Eksik olanın içinden ideal olanı düşünebilmek. Fakat düşüncenin doğması kadar, korunması da önemlidir. Burada yazı devreye girer.Yazı yalnızca kelimeleri kaydetmez; insanın zamanla kurduğu mücadeleye de aracılık eder. Bir düşünceyi yazdığımızda onu kendi ömrümüzün dışına çıkarırız. Artık o düşünce yalnızca bize ait değildir. Bizden sonra gelecek birinin zihninde yeniden kurulmayı bekler.

Derrida’nın Husserl üzerine düşünürken yazıya verdiği önem de tam bu noktada anlam kazanır. Yazı, yalnızca geçmişi saklayan bir araç değildir; anlamın geleceğe taşınabilmesinin koşullarından biridir. Ama burada başka bir tehlike vardır. Bir kitabın kütüphanede bulunması, onun yaşadığı anlamına gelmez. Bir düşüncenin yazılmış olması, onun mutlaka anlaşılacağı anlamına da gelmez.

Her kuşak kendisine bırakılan düşünceleri yeniden okumak, yeniden anlamlandırmak zorundadır. Husserl’in “yeniden etkinleştirme” fikri bana bunu düşündürüyor. Geçmişten gelen bilgi, ancak bugünün insanının zihninde yeniden kurulduğunda yaşamaya devam eder.

Bu yalnızca geometri için geçerli değildir. Bir şiir de böyledir. Bir fotoğraf da… Bir türkü, bir mimari eser, bir atasözü, hatta bir toplumun yüzyıllardır anlattığı küçük bir hikâye de… Bütün bunlar insanlığın kendisinden sonra bıraktığı çizgilerdir.

Ve belki Heidegger’in insanın zaman içindeki varoluşuna ilişkin düşüncelerini burada hatırlamak gerekir: İnsan yalnızca “şimdi”de yaşayan bir varlık değildir. Geçmişten devralır, geleceğe doğru yaşar. Bizden önce çizilmiş çizgilerin üzerinden yürürken, aslında kendi çizgimizi de geleceğe bırakırız. Bu yüzden bir kitabı okumak, yalnızca başkasının düşüncelerini öğrenmek değildir. Bazen bir kitabın sayfalarını çevirirken insan kendi zihninde yeni bir çizgi çizer. Ben Geometrinin Kökeni’ni okurken, geometriden çok insanın hafızasını düşündüm. Bir insan ölür. Bir el kaybolur. Bir ses susar. Fakat çizilen çizgi, eğer başka bir zihinde yeniden çizilmeye devam ediyorsa yaşamaya devam eder.

Belki de insanlığın gerçek hafızası tam olarak budur: Bir insanın çizdiği çizginin, başka insanların zihninde yeniden çizilmeye devam etmesi.