Çoğumuz satrancı sadece ahşap taşların kapıştığı, strateji dolu soğuk bir akıl oyunu sanırız. Oysa doğu edebiyatının abidesi Şah Name’ye baktığımızda, satrancın doğuşunda buram buram vicdan, hüzün ve ağır bir savunma yatar.

Efsane bu ya; 6. yüzyıl Hindistan’ında Gav ve Talhand adlı iki şehzade taht için tutuşur. Savaşın sonunda Talhand, tek bir kılıç darbesi almadan, atının üzerinde çaresizlikten ve yorgunluktan can verir.

Ancak acılı anne, hayatta kalan oğlu Gav’ı kardeş katili ilan eder. Gav, katil olmadığını kanıtlamak için bilgeleri toplar. Bilgeler abanoz ağacından bir tahta kazıyıp üzerine filleri, atları, piyadeleri dizer. Amaç basittir; Şah’ın etrafı sarıldığında, bedenine tek bir hamle yapılmadan da nasıl çaresizce sıkışabileceğini göstermek...

İşte satrançtaki "Şah-Mat", Şah’ın ölmesi değil; hamlesiz ve çıkışsız kalmasıdır. Bir cinayet suçlamasına karşı tarihin en estetik görsel savunmasıdır.

***

Bugün başımızı satranç tahtasından kaldırıp, hayatın tam ortasına baktığımızda, hangimiz o çaresiz Şah gibi hissetmiyoruz ki?

Siyasete bakıyorsunuz; sandıklar kuruluyor, vaatler havalarda uçuşuyor ama günün sonunda halk, sağdan ve soldan gelen siyasi manevraların arasında, tek bir geçerli hamle yapamayacak şekilde kilitleniyor. Kimi zaman oy pusulası bile bir tercih değil, "en az hamlesiz bırakan"ı seçme çabasına dönüşüyor.

Geçim derdine ve sosyo-ekonomik çarklara dönüyorsunuz; ay sonunu getirmeye çalışan emekçinin, memurun, esnafın durumu tam bir piyon sıkışması. Ev kirası bir taraftan şah çekiyor, mutfak masrafı diğer taraftan çaprazdan geliyor.

İnsanlar fiziksel olarak yok olmuyor belki ama ayın 15’inde ceplerindeki son kuruşla baş başa kaldıklarında tam manasıyla "mat" konumuna düşüyorlar. Ölmeden, hayattayken hareketsiz kalmanın vicdan azabını yaşıyorlar.

Ailevi ilişkilere veya kişisel zihinlerimize inelim bir de... Bazen en yakınımızla girdiğimiz bir tartışmada, bir vicdan muhasebesinde veya kendi iç çatışmalarımızda çıkmaza gireriz. Ne ileri bir adım atacak gücümüz kalır, ne geriye çekilecek alanımız. Zihnimizin içinde kurduğumuz o abanoz tahtada, hatalarımızın ve keşkelerimizin arasında kıpırdayamaz hale geliriz.

***

Demek ki Şah’ın ölmemesi tesadüf değilmiş. Hayat da tam olarak böyle işletiyor kuralını; bizi fiziksel olarak yok etmiyor belki, ama öyle anlar geliyor ki siyasetle, ekonomiyle, yalnızlıkla çevremizi sarıp "Haydi şimdi bir hamle yap yapabilirsen" diye fısıldıyor.

Önemli olan o tahtada mat olmak değil; her şeye rağmen bir sonraki oyuna yeni bir stratejiyle başlayabilme dirayetini gösterebilmektir.