Gıdanın en pahalısını yiyoruz, akaryakıtın en pahalısını depomuza koyuyoruz. Ulaşım deseniz keza öyle… Başımızı sokacak bir ev ya da ayağımızı yerden kesecek bir araba almak artık hayal. Cep telefonundan ayağımızdaki ayakkabıya kadar her şey ateş pahası.
Peki, dünyanın en bereketli topraklarına sahip, üç tarafı denizlerle çevrili, Avrupa’nın birçok ülkesinden daha geniş tarım arazilerine ve ovalara ev sahipliği yapan bu coğrafyada, neden her şey bu kadar pahalı?
Sorun üretimsizlikten mi, yoksa tüketim çılgınlığından mı?
Sizce hangisi?
Sokakta durum ne? İşte sahadan yansıyan acı gerçekler…
***
Bu sorunun cevabını süslü ekonomi teorilerinde ya da masabaşı analizlerde aramaya gerek yok. Cevap, tam olarak sahadaki insanın gündelik yaşamında gizli:
Pazardaki Ayşe Teyze: Semt pazarında akşamüstü döküntüleri toplamamak için pazardaki her tezgâhı dolaşıp, etiket kıyaslayan Ayşe Teyzenin filesine bakın. Bir kilo domates alırken bile tereddüt eden o eller, toprağın bereketinden değil, zincirleme maliyetlerin ve denetimsizliğin yükünden bükülüyor.
Tarladaki çiftçi: "Gübre, mazot, tohum, ilaç, sulama, elektrik faturası belimizi kırarken, bu ürünü nasıl ucuza satayım?" diyen üretici haklı. Hem de haklı oğlu haklı! Tarladan 5 liraya çıkan sebzenin, market rafında 70-80 liraya fırlaması ne üretim eksikliğiyle, ne de tüketim bolluğuyla açıklanabilir.
Marketteki Ahmet Amca: Kasaya yanaşırken elindeki üç beş parça ürünü defalarca gözden geçiren, fiyatı duyunca çaktırmadan birini kenara bırakan Ahmet Amca’nın mahcubiyeti, bu tablonun en ağır özetidir. Rengârenk ışıklandırılmış reyonların, süslü etiketlerin arasında bütçesini tutturmaya çalışan emeklinin çaresizliği; piyasadaki vicdan ve denetim eksikliğinin tam karşılığıdır.
Geçim derdindeki asgari ücretli: Ayın ilk haftasında maaşı kira, fatura ve market borcuna giden; geriye kalan 20 küsür günü eksi bakiyeyle, borcu borçla kapatarak tamamlama mucizesi gösteren asgari ücretli vatandaşımız... Temel ihtiyaçlarını karşılamak bile lüks haline gelmişken, sosyal hayatı çoktan rafa kaldırdı. Onun omuzlarındaki yük, sistemin adil bölüşümden ne kadar uzaklaştığının açık göstergesidir.
Diplomalı işsiz gençlerimiz: Yıllarca okul sıralarında dirsek çürüten, ailesine onca maddi külfet yükleyen, sınavdan sınava koştururken ömrünün en güzel yıllarını harcayan üniversite mezunu gençlerimiz... Hayalini kurduğu mesleği yapabileceği, emeğinin karşılığını alıp daha rahat yaşayabileceği bir gelecek arıyor. Ama atanamadığı, hak ettiği yeri bulamadığı zaman olmuyor, yürümüyor işte! Bu ülkenin en büyük pahalılığı, heba edilen bu genç beyinlerin maliyetidir.
Sanayideki usta: "Eskiden bir araba peşinatı biriktirmek için birkaç yıl dişini sıkardın, şimdi 30 yıl çalışsan bir tekerleğini alamıyorsun!" diyen sanayi ustasının öfkesi, sistemin tıkandığı noktayı özetliyor.
***
Sorun; sıradanlaşan yanlışlar ve gün yüzüne çıkan gerçeklerde mi?
En büyük sorun; boş lafların havada uçuştuğu, liyakatsizliğin ve adam kayırmacılığın ayyuka çıktığı bir düzende, iğneden ipliğe her şeyin pahalı olması zaten kaçınılmaz bir sonuç.
Hak, hukuk ve adaletin sadece kâğıt üzerinde kaldığı, piyasada denetimsizliğin ve vurdumduymazlığın normalleştiği, rant ve rüşvetin havalarda uçuştuğu bir ortamda maliyetler sadece parayla ölçülmez. Tarım ülkesinde gıda, enerji hattının dibinde akaryakıt, ulaşım ağlarının ortasında seyahat bu kadar pahalıysa; burada dönüp bakılması gereken yer ne toprağın verimi, ne de havanın durumu... Bakılması gereken; denetimsizliğe göz yuman, liyakati rafa kaldıran ve faturayı sürekli halkın sırtına yükleyen anlayışın ta kendisidir.
Sözün özü; üretim eksikliği veya tüketim bolluğu tek başına bu tabloyu açıklamaya yetmiyor. Geçim sıkıntısı çeken vatandaşın belini büken; sahipsizlik, denetimsizlik ve adil olmayan sistemdir.
Sizce de; bu şartlar altında pahalılık kaderden öte, göz göre göre gelen bir sonuç değil midir?