Bugün bu satırları okurken aldığınız her nefeste, geçirdiğiniz her tıbbi operasyonda ya da şifa bulduğunuz her bir aşıda, hiç tanımadığınız bir kadının hakkı var.
Adı; Henrietta Lacks…
Henrietta, 951 yılında henüz 31 yaşındaki gencecik bir siyahi kadın olarak, Johns Hopkins Hastanesi’nin bodrum katında, dönemin ayrımcı şartları altında tedavisi sürdürülen bir klinikte yaşam mücadelesi veriyordu. Rahim ağzı kanseri bedenini günden güne eritirken, ameliyat masasında kendisinden habersizce, tek bir kelime dahi izin istenmeden küçük bir doku parçası alındı.
***
Henrietta, geride beş yetim çocuk bırakarak birkaç ay içinde bu dünyadan sessizce göçüp gitti. Ancak o ameliyat masasında, tıp tarihinin en büyük ve en trajik mucizelerinden biri gerçekleşti: Ondan alınan hücreler ölmeyi reddetti.
Geleneksel insan hücreleri laboratuvar ortamında birkaç gün içinde ölürken, Henrietta’nın hücreleri her 24 saatte bir çoğaldı, bölündü ve yaşamaya devam etti. Tıp dünyası bu hücrelere onun adından esinlenerek bir kod verdi: HeLa.
HeLa hücreleri tüplere dolduruldu, özel soğutucularla dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlara taşındı.
Çocuk felci aşısı onun hücreleriyle geliştirildi.
Kanser araştırmalarında çığır açan yöntemler onun sayesinde bulundu.
Gen haritaları, tüp bebek tedavileri, uzay araştırmaları ve hatta yakın zamanda hayatımızı kurtaran salgın aşıları…
Dünya tıbbı dev adımlarla ilerlerken, dev ilaç şirketleri onun hücreleri üzerinden milyarlarca dolarlık servetler kazandı.
Peki ya Henrietta’nın geride bıraktığı çocukları?
Tam 25 yıl boyunca annelerinin hücrelerinin dünyayı dolaştığından habersiz yaşadılar. Annelerinin mirası insanlığa şifa dağıtırken, o çocuklar bir kutu ağrı kesici alacak paradan, temel sağlık sigortasından mahrum halde yoksullukla boğuştular.
Henrietta ise doğup büyüdüğü tarladaki mezarında, bir dikili taşı bile olmadan, tam 60 yıl boyunca isimsiz bir şekilde yattı. İnsanlık onun bedeninden beslendi ama ona bir mezar taşını çok gördü.
***
Henrietta Lacks’ın hikâyesi, sadece tıbbi bir başarı öyküsü değildir. Bu hikâye; etiğin, insan haklarının ve adaletin tıptan ayrıldığında ne kadar soğuk ve acımasız olabileceğinin en net vesikasıdır.
Bugün tıp dünyası nefes alıyorsa, bunu adını tarihe altın harflerle yazmamız gereken bu kadına borçluyuz. Ancak sistemin insanı yok sayan o karanlık yüzünü unutmak, en az ona yapılan haksızlık kadar büyük bir vefasızlıktır.
Hiç tanışmadığımız, sesini duymadığımız ama hücreleriyle hayatımızda var olan Henrietta’ya ödenmemiş bir vicdan borcumuz var. Çünkü bazen en büyük şifa laboratuvarda değil, geç de olsa adalet teslim edildiğinde bulunur.