Türkiye’de vergi rekortmeni olmak zordur. Dev holdingler yönetmeniz, Ar-Ge yatırımları yapmanız, vizyoner olmanız gerekir... Ya da sadece doğru zamanda doğru terzihaneyi açıp, yanlış bir alacağı tahsil etmeye çalışmanız yeterlidir!
Sermayesi toplum vicdanında günah, mirası adliye koridorlarında tartışma konusu olan bir kadından; Matild Manukyan’dan bahsediyorum. Türkiye hazinesine tek başına dev holdinglerden fazla katma değer katan, tam 6 kez vergi şampiyonu olan tek genelev patroniçesi.
Bıraktığı miras ise ayrı bir olay; İstanbul’da 500 daire, Yalova’da 200 gayrimenkul, 220 ticari taksi plakası, Kıbrıs’ta 10 villa, Adalar’da 2 köşk ve 27 antilop derisinden imal edilmiş özel yapım bir Rolls Royce... Muhtemelen o antiloplar bile hangi amaç uğruna derilerinden olduklarını bilselerdi, İngiltere'deki o fabrikaya koşa koşa giderlerdi!
Peki, dikiş iğnesinden, "bacasız fabrikalar" kraliçeliğine uzanan bu absürt başarı hikâyesi nasıl başladı?
Hadi gelin, trajikomik tarihi kesitlerimizden olan ‘Bacasız Fabrika’ olayına birlikte göz atalım…
***
Manukyan’ın hikâyesi aslında tipik bir Türk esnafı dramıyla başladı. İstanbul sosyetesine elbiseler diken elit bir terziyken, borcunu ödeyemeyen bir müşterisinden, “Abla nakit yok, seni geneleve ortak yapalım” teklifi aldı. Ailesinden gizli kabul ettiği bu teklif, muhtemelen finans tarihinin en garip borç takasıydı.
İğneyle, dikişle omurga eğrilten Manukyan, sektördeki getiriyi görünce haklı olarak sordu, "Ben niye sosyetenin söküğünü dikiyorum ki?"
Yarı hisseyle girdiği piyasada kısa sürede tek patron haline geldi. İş öyle bir kurumsallaşmaya ulaştı ki, onun evlerinde çalışmak sektörde tabiri caizse "CEO kadrosuna geçmek" gibi bir şeydi. Günün sonunda Manukyan, Türkiye’nin tüm sanayi devlerini geride bırakıp Maliye Bakanlığı’nın göz bebeği, vergi şampiyonu ilan edildi. Kurumsal şirketler vergi kaçırmak için muhasebecilerine takla attırırken, Manukyan’ın kazancı o kadar şeffaftı ki, devlet bile şaşkındı.
Vergi rekortmeni bir genelev patroniçesi, dönemin siyaseti için de tam bir felsefi bulmacaydı, "Ahlaka aykırı ama bütçeye çok faydalı..."
Bir yanda kamuoyu baskısı, diğer yanda tıkır tıkır işleyen vergi çarkı. Gazeteciler sıkıştırıp, "Bu evleri ne zaman kapatacaksınız?" diye sorunca, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Türk siyasi tarihinin belki de en filtresiz cevabını patlattı, “Kapatalım da, millet bizi mi sevsin!” dediği iddia edildi.
Devlet aklı işte burada devreye girmişti. Hatta iş öyle absürt bir seviyeye geldi ki; Şişli Belediyesi Manukyan’ın kiracısı oldu. Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü binasını dahi devlete Manukyan’ın hediye ettiği konuşuluyordu. Düşünün; karakola gözaltına alınıp getiriliyorsunuz, bina sizin. Polis memuru çay ikram ediyor, 10 dakika sonra kahvenizi içip "Hadi bana müsaade, çatı akarsa arayın" diyerek elinizi kolunuzu sallaya sallaya çıkıyorsunuz. Absürt mizah senaristleri bir araya gelse böyle bir sahne yazamazdı!
Tabii bu kadar devasa bir para ve nüfuz, beraberinde mafyatik hesaplaşmaları da getirdi. 1995’te aracına uzaktan kumandalı bomba yerleştirildi. Şoförü ve korumasının hayatını kaybettiği patlamadan kendisi mucizevi şekilde 12 ameliyat geçirerek kurtuldu. Hastaneden çıkınca verdiği demeç ise en az hayatı kadar garipti, "Saldırı bana değil, şoförüme yapıldı." Hedefin kendisi olmadığını iddia ederek, karanlık sulara sünger çekmek istedi ve yavaş yavaş köşesine çekildi.
***
Manukyan, 2001 yılında hayata gözlerini yumduğunda geride; okullar yaptırmak isteyen ama "haram parayla okul mu olur!" tartışmaları arasında kalan, akrabalarının birbirini yediği devasa bir miras bıraktı.
Toplumun bir kesimince ahlaksızlığın simgesi, diğer kesimince vergi rekortmeni bir girişimci... "Bacasız fabrika" kraliçesinin serveti etik miydi, yoksa tescilli bir ticari deha mı? Bu sorunun cevabı hâlâ meçhul. Ancak kesin olan bir şey var; Türkiye Cumhuriyeti tarihi, vergisini Manukyan kadar düzenli ödeyen başka bir "şampiyon" kolay kolay görmedi!