Televizyonlarda yeni sezon başladı. Yeni programlar ekranlarda yerini aldı, sevilen programlar yeni bölümleriyle izleyiciyle buluşmaya başladı.
Ancak gündüz kuşağında artık bir program türü var ki insanın gerçekten “Yeter artık!” diyesi geliyor.
Yemek programları… Eskiden yemek programı denildiğinde akla ne gelirdi? Güzel bir tarif, mutfağın püf noktaları, ev hanımlarına yardımcı olacak bilgiler, farklı yemek kültürleri, ekonomik sofralar… Şimdi ise birçok programda yemek ikinci planda kalmış durumda.
Tarif deseniz doğru düzgün yok. Yemeğin nasıl yapılacağından çok, kimin kiminle tartıştığı konuşuluyor. Birbirlerine laf yetiştiren insanlar, yükselen sesler, tartışmalar derken mutfak programı olmaktan çıkıp adeta bir tartışma programına dönüşen yayınlarla karşılaşıyoruz.
Ama beni asıl rahatsız eden başka bir konu nimetin israf edilmesi konusu. Milyonlarca insanın yeterli gıdaya ulaşmakta zorlandığı bir dünyada yaşıyoruz. Savaşların yaşandığı bölgelerde insanlar bir parça ekmek, bir tas yemek bulabilmenin mücadelesini veriyor. Biz ise ekranın karşısında kocaman sofralar görüyoruz. Yemekler hazırlanıyor, tabaklara konuluyor, sonra o yemeklerin içi dışı açılıyor, dağıtılıyor, dokunuluyor, tadına bakılmadan bırakılıyor. Bir yemek hazırlanıyor ama sanki yemek yemek için değil, seyirlik bir malzeme olarak kullanılıyor.
Bizim kültürümüzde ekmek kutsaldır, sofranın bir bereketi vardır. “Nimet” dediğimiz şeyin bir anlamı vardır. Bir lokmanın bile kıymetini bilen insanların yaşadığı bir toplumdan söz ediyoruz. Elbette televizyon programları eğlendirebilir. Elbette yarışma olabilir. Elbette insanlar farklı yemekler yapıp değerlendirebilir. Ama eğlence uğruna israfı normalleştirmemek gerekiyor. Çünkü ekranın karşısında bunu izleyen çocuklar da var. Onlara ne öğretiyoruz? “Yemeği yap, biraz karıştır, içine bak, beğenmezsen bırak.”
Yoksa “Yemeğin kıymetini bil, ihtiyacın kadar al, kalanını israf etme.”
Hangisini öğretmeliyiz?
Bence televizyonun burada çok önemli bir sorumluluğu var.
Özellikle milyonlarca insanın televizyon izlediği gündüz kuşağı programlarında reyting uğruna her şeyin yapılabileceği düşünülmemeli. Kavga reyting getirebilir ama toplumun değerlerini yıpratmamalı. Yemek programı yapılacaksa gerçekten yemek konuşulsun. Tarif verilsin. Mutfak kültürü anlatılsın. Ekonomik yemekler öğretilsin. Artan yemeklerin nasıl değerlendirilebileceği gösterilsin. İsrafın önüne geçmenin yolları anlatılsın. Ve en önemlisi, çocuklara ve topluma nimetin kıymeti gösterilsin.
Geçen gün ünlü yazar Ayşe Kulin’in bir röportajına denk geldim. Kulin diyor ki ‘bir gün yemek programına denk geldim. Bırakın insanların oradan tarif alıp da uygulamasını kavgadan, nimete hakaretten, ucun hareketlerden başka bir şey görmedim. Hemen kanalı değiştirdim.’ dedi. Çok haklı değil mi?
Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun da yayıncılık ilkeleri çerçevesinde bu tür içerikleri daha dikkatli değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü televizyon yalnızca eğlendiren bir araç değil; aynı zamanda topluma dokunan, davranışları ve alışkanlıkları etkileyebilen güçlü bir mecra.
Artık ekranlarda daha fazla kavga değil, daha fazla bilgi görmek istiyoruz.
Daha fazla gösteriş değil, daha fazla emek görmek istiyoruz.
Ve en önemlisi…
Sofrada nimet varken, nimetin kıymetini bilen bir yayıncılık anlayışı görmek istiyoruz.
Çünkü dünyada birileri bir lokma ekmek için mücadele ederken, bizim ekranlarımızda tabağındaki yemeği sırf programın parçası diye ziyan eden bir görüntünün normalleşmesi gerçekten hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir mesele.