Son zamanlarda, özellikle sosyal medyada erkekler arasında gizli bir örgüt kuruldu sanki. Şifre şu; “Onlar mutluysa ben de mutluyum...” İçeride, derinlerde bir yerde o cümlenin aslı astarı şudur; “Yeter ki dırdır olmasın, ben kahvedeki sandalyede bile mutlu olurum!”

Geçenlerde bir dostum dert yanıyor...

“Kardeşim” diyor, “Biz kendi babamızdan ne gördük ki? Babamızın sevgisi, akşam eve gelip ceketini astıktan sonra gazetenin arkasından bize, ‘Hadi bakayım odanıza’ demesinden ibaretti. Şimdi biz hem Şam şeytanı patronlarla boğuşacağız, hem eve gelip çocukla drama dersindeymiş gibi ‘kaliteli vakit’ geçireceğiz, hem eşimize romantik İtalyan erkeği olacağız, hem de otoriter ama tatlı sert baba kalacağız. İşe asılsak ‘Eve uğramıyor’, evde dursak ‘Ayakaltında geziniyor’, çocuğa yüz versek ‘Şımarttı’, hizaya soksak ‘Gaddar!’ Vallahi yediğimiz dayağın izi yok ama her yerimiz ağrıyor!”

Haklı mı? Adana sıcağında buzlu şalgam içmiş kadar net haklı! Erkekler modern çağın “mükemmel baba ve koca” kalıbına girmeye çalışırken, adeta görünmez bir ruhsal dayak yiyor.


Fakat... Durun bir dakika! Öyle tek taraflı olmaz...

Madalyonun diğer yüzünü çevirelim ve mutfağa doğru bir göz atalım. Çünkü o sırada içeride, elinde süpürgeyle gezen kadın da kendi kendine aynı destanı yazıyor!

Kadın da, kendi annesinden görmediği bir “Süper Kadın” modelini oynamaya çalışıyor.

Hem kariyer yapacak; çünkü “ev hanımı” denince ezilmiş hissediyor...

Hem evi otel konforunda tutacak, hem çocuğun kişisel eğitmeni olacak, hem de akşam eve yorgun argın gelen kocasını “Hoş geldin canım” diye güler yüzle karşılayacak!

Kadın kocasına iki dakika içini dökse adı “dırdırcı” oluyor...

Kendi haline çekilip susacak olsa “Yine neye bozuldu bu?” oluyor...

Çocuğa kural koysa “Cadı anne”, serbest bıraksa “Çocuğu hiç eğitmiyorsun” oluyor...

İş hayatına odaklansa “Evi ihmal etti”, evde otursa “Hayatını boşa harcadı” oluyor...

Yani işin özü; erkek dışarıdaki Şam şeytanlarıyla boğuşurken, kadın da evdeki ve kafasındaki Şam şeytanlarıyla cenk ediyor!

Erkek “Yeter ki hanım mutlu olsun” diye kendini feda ettiğini sanıyor; kadın ise “Yeter ki evde düzen olsun, herkes huzurlu olsun” diye kendi ömründen yiyor.

İki taraf da hiç görmediği, hiç tanımadığı “mükemmel eş” rollerini oynayacağız diye birbirini teğet geçiyor.


Sonuç mu?

Eve gelince iki taraf da birbirine bakıp aynı şeyi düşünüyor:

“Ben bu kadar fedakârlık yapıyorum, bu insan niye hâlâ mutlu değil?”

Çünkü modern evlilikler artık bir yuva değil, iki kişinin de kadrolu çalıştığı ama bir türlü terfi alamadığı bir mesai salonuna dönüştü.

Kimse kimseden memnun değil ama herkes “Onlar mutlu olsun” diye helak oluyor.

Sahi, biz en son ne zaman “mükemmel” olmayı bırakıp, sadece “insan” olarak bir çay içtik o evlerde?

Bırakın çocuk biraz şımarık büyüsün.

Bırakın makarna bir gün de soslu değil sade olsun.

Bırakın koca biraz evde “ayakaltında” gezsin.

Kadın da iki gün tabağı çanağı bıraksın.

Yoksa bu “Mükemmel Aile” tiyatrosunun sonunda, alkışı ve parayı toplayan sadece terapistler olacak!