Adana’da kaldırım işgali sorunu her geçen gün artarak büyümeye devam ediyor.
Kimi kaldırıma aracını park ediyor. Kimi kaldırımın yarısını ürünleriyle kapatıyor. Kimi masa sandalyesini koyuyor. Kimi tabelasını dikiyor. Kimi motosikletini bırakıyor. Kısacası Adana’da kaldırımın üzerinde herkesin bir hesabı var. Bir tek yayaların yok!
Şimdi düşünün... Sabah evinizden çıktınız. Yürümek istiyorsunuz. Ama kaldırımda araba var. Aracın yanından geçmeye çalışıyorsunuz, bu kez önünüze başka bir engel çıkıyor. Biraz ilerliyorsunuz, kaldırımın tamamını kapatan başka bir araç... Sonra bir motosiklet... Sonra bir tabela... Derken kendinizi yolun ortasında buluyorsunuz. Trafikten kaçıp kaldırıma çıkmak istiyorsunuz ama kaldırım zaten trafiğe tahsis edilmiş!
İşte Adana’nın şehircilik paradoksu tam olarak bu. Yayaya ayrılan alan yayaya yetmiyor. Üstelik bu durum yalnızca kentin en yoğun bölgelerinde yaşanmıyor. Kent merkezinde elbette daha fazla göze çarpıyor. Fakat trafiğin daha sakin olduğu bölgelerde bile aynı manzarayla karşılaşmak mümkün.
Kaldırımın üzerine park edilen araçlar nedeniyle yayalar yürümekte zorlanıyor.
Bir de şu cümleyi çok duyuyoruz. “Ne yapalım, park yeri yok.”
İyi de kardeşim... Park yeri yok diye kaldırım neden var? Kaldırım neden yapıldı? Yolun kenarında boş bırakılan alan neden yayaya ayrıldı? Şehir planlamasının amacı zaten herkesin kendi ihtiyacına göre alanı işgal etmesi değil mi? Eğer herkes “Benim işim vardı” diyerek kaldırıma çıkarsa, o zaman şehirde kurala neden ihtiyaç var?
Kaldırım işgali sadece bir park problemi değildir. Bu, kamu alanına bakış meselesidir. “Ben iki dakika duracağım.” “Benim müşterim var.” “Benim dükkânım burada.” “Benim aracımı koyacak başka yerim yok.” “Bir şey olmaz.” Hepimizin söylediği küçük cümleler...
Ama milyonlarca insan aynı mantıkla hareket ettiğinde ortaya büyük bir şehir sorunu çıkıyor. Çünkü herkes kendisi için küçük bir ayrıcalık istediğinde, geriye toplum için ayrılan alan kalmıyor.
Peki vatandaş ne yapacak? Yoldan mı yürüyecek? Trafiğin arasından mı geçecek? Çocuğunun elinden tutup araçların arasından mı ilerleyecek? Tekerlekli sandalyesiyle kaldırıma çıkamayan engelli vatandaş ne yapacak? İşte burada mesele artık “kaldırım işgali” olmaktan çıkıyor. Mesele insan hakkına dönüşüyor. Çünkü kaldırım öncelikle yayaya aittir.
Bir de denetim tarafı var. Kuralların olması önemli. Ama kurallar uygulanmıyorsa, vatandaş zamanla kurala değil, kuralsızlığa alışıyor. Bugün bir araç kaldırıma çıkıyor. Kimse müdahale etmiyor. Yarın başka bir araç çıkıyor. Sonra üç araç... Sonra beş araç... Bir süre sonra o kaldırım artık herkesin gözünde “park yeri” oluyor. İşte şehir kültürü böyle bozuluyor.
Adana’nın artık“Bana dokunmayan ihlal bin yıl yaşasın.” anlayışından kurtulması gerekiyor.
Bugün başkasının hakkını ihlal eden davranış yarın sizin hakkınızı da ihlal eder. Bugün başkasının yürüyemediği kaldırım, yarın sizin çocuğunuzun yürüyemediği kaldırım olabilir. Bugün başkasının engellendiği yol, yarın sizin önünüze çıkabilir. O nedenle mesele “Ben geçebiliyorum” meselesi değil.
Mesele herkesin geçebilmesi.
Kaldırımların bu şekilde işgal edilmesi en çok da engellileri ve bebek arabası olan anneleri zorluyor. Zaten şehir planında maalesef engelliler için bir yol planlanmamış. Halihazırdaki yollar da işgal edilince engelliler için dışarı çıkmak eziyet oluyor.
Kaldırım işgali sorunu yazının başında da dediğim gibi artarak büyüyen bir sorun. Bu soruna daha fazla göz yumulmamalı ve kaldırımlar gerçek kullanması gereken kişiler tarafından kullanılmalı.