Son dönemlerde şehirde adını koyamadığımız, tarifi imkânsız bir ağırlık var. Sabah otobüs durağına adım attığınız an genizleri yakan, pazar tezgâhlarının arasından süzülüp evlerin pencerelerinden içeri sızan dayanılmaz bir koku… Hani derler ya, “Havada açıkça hissedilen bir şey var” diye; işte bu tam da o hesap. Ne belediyenin ilaçlama araçları çare olabiliyor bu kokuya, ne son ayarına getirilen klimalar, ne de sıkılan parfümler.

Sokaklar parfümlerle tazelenmiyor, klimalar genzi yakan o havayı temizlemeye yetmiyor. Şehrin meydanlarında, otobüs duraklarında ve pazar tezgâhlarında herkes aynı soruyu fısıldıyor: “Bu koku nereden geliyor?”

Şehrin keşmekeşi, koşturmacası ve bitmeyen geçim derdinin, ekonomik hengâmenin tam ortasından çatlamış gibi. Esnaf dükkânının önünde oturup kara kara düşünüyor, dolmuşta yan yana oturan vatandaş birbirinin yüzüne bakmıyor. Çünkü koku sadece burun tıkatmakla kalmıyor; insan ilişkilerinin, selamlaşmanın, aynı kaldırımı paylaşmanın tadını tamamen kaçırıyor. Sokakta ne zaman iki kişi karşı karşıya gelse, laf dönüp dolaşıp aynı yere kilitleniyor: “Aga bu koku nedir?”

***

Sosyal medyada klavye başındakiler hemen teşhisi koydu tabii; sanayi tesisleri diyen var, arıtmanın patladığını iddia eden var, komşu ilden rüzgârla geldiğini savunan var… Bilim insanları ve yetkililer çaresizce teknik açıklamalar yapmaya çalışsa da, sahada durum çok başka. Çünkü bu koku ne laboratuvarda ölçülebiliyor, ne de bacalara takılacak filtrelerle bastırılabiliyor.

Geçen gün köşe başındaki dolmuş durağında bir amcamız öyle bir laf etti ki, etraftaki herkes sustu: “Evlat, bu koku ne fabrika bacasından geliyor, ne de çöplükten! Bu koku; birbirimizin hakkını yediğimiz, kul hakkına burun kıvırdığımız, kuralları çiğnediğimiz için sokaklara çöken hırsın, kibirin ve bencilliğin kokusudur!”

Bugünlerde iki tip insanla karşılaşıyoruz; biri suçu sürekli başkasına atan, komşusunu, esnafı, belediyeyi, yolcuyu ya da şoförü suçlayanlar…

Diğeri ise, "Acaba ben nerede hata yaptım?" deyip başını öne eğenler.

Ne ilginçtir ki, parmağıyla hep başkasını gösterenlerin genzi daha çok yanıyor, çığlığı daha çok çıkıyor.

***

Günah dediğimiz şey, kitap sayfalarında veya soyut teorilerde kalan bir kavram değildir. Günah sahada son derece somuttur… Çünkü günah; tartıda gramajdan çalmaktır, yılların birikimini, çocuklarının hastane parasını bir telefonla dolandırmaktır, toplu taşımada yaşlıya, hamileye sırtını dönüp telefona bakmaktır, çalışma arkadaşının üstüne basıp terfi etmektir!

İşte o toplumsal saygının, komşuluk hukukunun ve merhametin çürümeye başladığı yerde; et de, sokak da, koca şehir de kokar!

Sokaklarda hayali bir maskeyle gezen, burnuna pamuk tıkayan insanları gördükçe sormadan edemiyorum; kendi bencilliğimizin, çıkar hesaplarımızın yarattığı bu ağır atmosferden kaçmak için daha ne kadar öteye gidebiliriz?

***

Düzelme ne zaman başlayacak biliyor musunuz? Ne zaman ki kaldırımlarda birbirimizin gözünün içine bakıp, samimiyetle selam vermeye başlayacağız, ne zaman ki "Önce ben değil, önce komşum" diyeceğiz, işte o zaman bu şehrin üzerindeki o ağır koku dağılmaya başlayacak.

Gökten gizemli bir ses beklemeye gerek yok; sokağın sesi zaten bas bas bağırıyor. Temiz hava parfümlerle değil, hakka, hukuka ve insanlığa riayet edilen sokaklarda solunur.