Sokak lambaları yandığı an eve koşmak zorunda olan, mahalle maçının en heyecanlı yerinde annesinin pencereden attığı "Çabuk eve gel!" nidasıyla dünyası duran, hafta sonları erkenden kalkıp çizgi film izleyen, kasetin bandını kurşun kalemle saran 80’ler ve 90’ların analog çocuklarıydık biz.
36 pozluk film şeridi ile kameraların o tek atımlık heyecanını, döner kadranlı telefonların parmak uçlarımızda bıraktığı o ince sızıyı hafızamıza kazıdık. Peki, sokak kokan o çocukluğun masumiyetini ve saflığını, bugünün dijital ekranla çevrili karmaşık dünyasıyla karşı karşıya getirebilseydik, ortaya nasıl bir kavram karmaşası çıkardı acaba?
O halde, o günün çocuklarını bugünün dünyasına ışınlayalım. Bakalım ortaya nasıl deli sorular çıkıyor?
***
· Elinde kurşun kalemle kasetin bandını sarmaya çalışan çocuk şaşkınlıkla soruyor: “Gelecekte insanlar bütün gün küçük bir kutuya bön bön bakacak mı?”
· Döner kadranlı telefonun başında, sıranın kendisine gelmesini bekleyen çocuk merakla: “Gelecekte herkesin kendi telefonu olacak, ama konuşmak yerine sürekli ekrana mı tıklanacak?”
· Kütüphanede, bir ansiklopedinin kalın sayfaları arasında yıllık ödevini yapan çocuk parmağını kâğıtta gezdirip soruyor: “Yani şimdi bir kitaba, bir habere veya bir resme bakarken parmağınla kâğıdı büyütmeye çalışmıyorsun, değil mi? Gerçek dünyayı ekrandaki gibi çimdikleyemiyor muyuz?”
· Top peşinde koşmaktan dizleri yara bere içinde kalan çocuk hayretle soruyor: “Adım atmayı, su içmeyi, hatta gece kaç saat uyuduğumuzu bile kolumuzdaki saate mi soruyoruz? Kendi vücudumuzu hissetmeyi unuttuk mu?”
· Harçlıklarını biriktirip hayranı olduğu şarkıcının kasetini alan çocuk şaşkın gözlerle: “Gelecekte dinlediğimiz müziğe sahip bile olamıyor muyuz? Sadece kiralamak için her ay haraç mı ödüyoruz? Para vermeyi kesince müzik puff diye yok mu oluyor?”
· Akşam yemeğinde sofraya oturmadan önce ellerini yıkayan çocuk tabağa bakıp soruyor: “Gelecekte insanlar yemeğe başlamadan önce tabağının fotoğrafını çekip el âleme mi gösteriyor? Hiç tanımadıkları insanlar da bunu beğenip, üstüne yorum mu yapıyor?”
· Mahalledeki camiye sırtını dönüp, bir amcaya adres tarif eden çocuğun kafası karışıyor: “Küçücük bir kutu sana adım adım nereye gideceğini söylüyor ve insanlar buna rağmen kaybolmayı becerebiliyor mu? Pes doğrusu!”
· Ekmeğin sıcaklığını bağrına basarak eve götüren çocuk hayretle: “Canın bir şeyler çektiğinde kutuya birkaç kez dokunuyorsun, hiç tanımadığın biri yemeğini kapına kadar getiriyor öyle mi? Buna fazladan para ödeyip, bir de o kuryeye puan mı veriyorsun?”
· Kapı eşiğinde oturmuş, annesinin sıkı tembihlerini dinleyen çocuk korkuyla: “Annelerimiz bize hep 'Yabancılarla konuşma' derdi. Ama gelecekte herkes bütün gün o kutunun içindeki yabancılarla çene çalıp, onlara evini gösteriyor? Hatta kendi çocuklarını bile mi?”
· Kaldırım kenarında yan yana dizilip çekirdek çitleyen, kahkahalar atan çocuklar: “Nasıl yani, arkadaşlarla bir araya geldiğinizde sohbet etmek yerine, herkes kendi cebindeki kutuya bakıp sessizce oturuyor mu? O zaman niye buluştunuz ki?”
· Yaz tatilinde dedesinin köyünde derede yüzen, ağaçtan meyve toplayan çocuk merakla soruyor: “Gelecekte bir yere tatile gitmenin amacı dinlenmek değil de, sırf başkalarına 'Bakın ben neredeyim?' diye nispet yapmak mı oldu?”
· Hava kararmak üzereyken topun peşinde koşmayı sürdüren, üstü başı toz içindeki çocuk son bir ümitle: “Herkes her şeyle sürekli bağlantı halinde ama insanlar hâlâ yapayalnız, öyle mi? Peki anladım da, en azından sokak lambaları yanana kadar sokakta oynamaya devam edebiliyoruz, değil mi?”
***
Bugün geldiğimiz noktada, her an bağlantıda ama bir o kadar da disconnected, yani kopuğuz. Çevrimiçi mahremiyetimizi, çocukluğumuzun samimi mahalle kültürüne kurban ettik; bir "beğeni" uğruna evimizin kapılarını hiç tanımadığımız binlerce yabancıya sonuna kadar açtık.
Günün sonunda hepimiz aynı sorgulamanın içinde buluyoruz kendimizi: Her şeye ulaştığımız bu dijital çağda, aslında neleri kaybettiğimizin farkında mıyız?
80’ler ve 90’ların analog çocukları: Siz en çok hangi sahnede kendinizi gördünüz?
O eski kasetin cızırtısında mı, yoksa avcumuzun içindeki kutunun soğuk camında mı?