Kıymetli okurlarımız, geçtiğimiz hafta ekonomiden, bütçeden, lüks tatillerin yanından bile geçemeyen cüzdanlarımızdan dert yanmıştık. Bugün gelin, rotayı biraz geçmişe, Osmanlı sarayının o meşhur harem koridorlarına çevirelim. Ama öyle hamaset dolu dizilerdeki gibi değil; işin arkasındaki o muazzam "akraba siyasetine" ve kara mizaha yakışır gerçeklere odaklanalım.
***
Bilirsiniz, Osmanlı’nın ilk dönemlerinde padişahlar gayet yerli ve milli takılıyorlardı. Gidip Anadolu’daki Türk beylerinin kızlarıyla evleniyor, böylece hem çeyiz olarak toprak alıyor, hem de komşularla arayı iyi tutuyorlardı. Duygusallık sıfır, siyasi menfaat yüzde yüz.
Fakat 15. yüzyıla gelindiğinde, Fatih Sultan Mehmet sahneye çıktı ve dedi ki; "Arkadaşlar, bu böyle gitmez. Biz devleti büyüteceğiz derken, sarayı akraba gününe çevirdik!"
İşte tam bu noktada devşirme sistemi ve yabancı cariyeler dönemi başladı. Peki, neden? Padişahlar ansızın yabancı dil sevdalısı oldukları için mi? Hayır. Mevzu tamamen sınıfsal ve siyasal bir operasyondu.
Düşünsenize; padişah bir Türk beyinin kızıyla evlense, kızın babası ertesi gün sarayın kapısına dayanacak; "Ee damat bey, koskoca vezirlik makamı boşalmış, bizim oğlanı oraya kaydırsak ya?" diyecek. Dayılar, amcalar, teyze çocukları saray koridorlarında kadrolaşma yarışına girecek. Saray entrikaları, Avrupa’nın hanedan kavgalarını aratmayacak bir akraba terörüne dönüşecek.
Fatih Sultan Mehmet, Avrupa’daki o birbirini yiyen hanedanları görünce dâhiyane bir formül buldu: Akrabası olmayan gelin!
Saray dışından, uzak coğrafyalardan getirilen ve arkasında hiçbir siyasi güç, hiçbir nüfuzlu aile barındırmayan cariyeler tercih edildi. Neden? Çünkü cariyelerin arkasında padişaha "Sen benim kızıma nasıl sesini yükseltirsin?" diyecek bir kayınpeder yoktu. Kızcağız tek başına, tamamen padişahın ağzına bakıyor. Kimsesi yok ki sarayda, devlete müdahil olsun. Nikâh bile kıyılmıyor ki yarın bir gün mal paylaşımı davası açılmasın.
İşte bu sayede Osmanlı, Avrupa hanedanlarının düştüğü o "akrabalar arası taht kavgaları" çukuruna düşmedi ve tarihin en uzun ömürlü imparatorluklarından biri oldu. Güç dengeleri, sırf saray kapısına dayanacak vizyonsuz akrabalar engellendiği için korundu.
***
Tabii bu geleneği delmeye kalkanlar da oldu. Kanuni’den itibaren cariyelerle evlenmek bir nevi kurumsallaşmışken, Genç Osman (II. Osman) delikanlılık yapıp, "Ben yerli ve milli bir Türk kızıyla evleneceğim" dedi. Sonuç? Yeniçeriler bu durumdan hiç hoşlanmadı, çünkü saraya dışarıdan güçlü bir Türk ailesinin sızması demek, kendi güçlerinin sarsılması demekti. Genç Osman’ın bu romantik hamlesi, maalesef tarihin en dramatik sonlarından birine yol açtı.
Demem o ki; bugün bile evlenirken "Akrabası az olsun, aileler çok karışmasın" diye dua edenlerin vizyonu, aslında Fatih Sultan Mehmet’in devlet yönetme stratejisiyle birebir aynıdır. Padişahlar lüks içindeydi belki ama vizyoner devlet adamlığı, en nihayetinde "sarayda kaynana dırdırını ve dayı torpilini engelleme" noktasına kadar uzanıyordu.
***
Tarih bazen en ciddi kararların arkasında, en absürt insan ilişkilerini saklar. Biz de bugün o yabancı gelinler sayesinde 600 yıl sürmüş bir imparatorluğun torunları olarak, evdeki akraba günlerine bakıp derin derin düşünmeye devam edebiliriz.
Ne diyelim, Fatih Sultan Mehmet sadece İstanbul’u fethetmemiş; saraydaki tahtı da akraba işgalinden kurtarmış.