Toplumlar gibi kurumların da bir hafızası vardır. Bu hafıza yalnızca arşivlerde saklanan belgelerden, eski fotoğraflardan veya tutanaklardan oluşmaz. Asıl hafıza; birlikte üretilen işlerde, verilen emeklerde, kurulan dostluklarda ve paylaşılan sorumluluklarda yaşar.

Kültür ve sanatın bana öğrettiği en önemli gerçeklerden biri budur. Bir sergi açılır, perde kapanır, konser sona erer, gazetenin ertesi gün yeni sayısı çıkar. Fakat geride kalan şey yapılan işten çok, o işin hangi duyguyla yapıldığıdır.

Son yıllarda gerek sivil toplum kuruluşlarında, gerek meslek örgütlerinde, gerekse akademik çevrelerde dikkatimi çeken ortak bir durum var. İnsanlar artık yeni bir şey üretmekten çok, geçmişte üretilenleri değersizleştirerek kendilerine alan açmaya çalışıyorlar.

Oysa kültür, tam da bunun karşıtıdır.

Kültür; inkâr ederek değil, birikerek büyür.

Bir ağacın gölgesinde otururken köklerini yok sayamayacağımız gibi, bugün sahip olduğumuz kurumsal birikimi de geçmişte verilen emeklerden bağımsız düşünemeyiz.

Ne yazık ki çağımızın en büyük yanılgılarından biri, hafızasızlığın başarı sanılmasıdır. Bir kuruma yıllarını vermiş insanların emeklerini görmezden gelmek, yapılan işleri hiç yapılmamış gibi göstermek, dün omuz omuza yürüdüğünüz insanları bugün yalnızca birer rakip olarak görmek, kısa vadede bazı hesaplara hizmet edebilir. Ancak uzun vadede kurumların ruhunu zedeler. Çünkü kurumlar yalnızca yönetmeliklerle değil, vefa duygusuyla ayakta kalır.

Machiavelli'nin yüzyıllar önce ortaya koyduğu ve hâlâ tartışılan siyaset anlayışı, iktidara ulaşmanın yollarını anlatır. Fakat kültürün, eğitimin ve medeniyetin temelinde başka bir ilke vardır: İnsan, araç değil amaçtır.

İnsanları yalnızca bir hedefe ulaşmak için kullanılacak unsurlar olarak gören anlayışlar, sonunda elde ettikleri başarıları da kalıcı kılamazlar. Çünkü kazanılmış makamlar olabilir; fakat kaybedilmiş gönüllerin telafisi yoktur.

Bu durum yalnızca siyasette veya meslek kuruluşlarında yaşanmıyor. Üniversite koridorlarında da benzer hikâyeler görüyoruz. Bilginin üretildiği, özgür düşüncenin geliştiği yerler olması gereken akademik ortamlar bazen kişisel hesapların, küçük rekabetlerin ve görünmez mücadelelerin sahnesine dönüşebiliyor.

Özellikle iletişim alanında çalışan biri olarak zaman zaman ilginç bir çelişkiye tanık oluyorum. İnsanlara iletişimi öğretenlerin kendi aralarındaki iletişimi kaybettiği, toplumsal uzlaşıyı anlatanların kurumsal uzlaşıyı koruyamadığı dönemler yaşanabiliyor.

Oysa iletişim; yalnızca konuşmak değildir. İletişim, emek verilmiş bir çalışmayı teslim edebilmek; farklı düşünen insanlara saygı gösterebilmek; başarıyı paylaşabilmek ve gerektiğinde başkasının hakkını teslim edebilmektir.

Bugün öğrencilerimize öğrettiğimiz en önemli kavramlardan biri etik ise, bu etik yalnızca ders kitaplarında kalmamalıdır. Kurumların koridorlarında, toplantı salonlarında ve karar masalarında da görünür olmalıdır. Çünkü gençler söylenenleri değil, yaşananları öğrenir.

Bir kurumda insanlar birbirinin başarısından rahatsız oluyorsa, bir çalışma ortaya koyanlar takdir yerine yalnızlaştırılıyorsa, farklı görüşler düşmanlık sebebi sayılıyorsa, orada sorun kişilerden çok zihniyettedir. Tarih bize göstermiştir ki büyük kurumlar güçlü liderlerle değil, güçlü geleneklerle ayakta kalır. Gelenek ise vefa ister.

Bugün önümüzde yeni seçimler, yeni görevler ve yeni sorumluluklar bulunuyor. Elbette herkesin farklı projeleri, farklı hedefleri ve farklı hayalleri olabilir. Bunlar demokrasinin doğal sonucudur.

Fakat hangi makamda olursak olalım unutmamamız gereken bir gerçek vardır; “Hiçbir koltuk, bir insanın onurundan daha değerli değildir. Hiçbir seçim, bir dostluğun yerini dolduramaz. Hiçbir başarı da geçmişte verilen emekleri yok sayacak kadar büyük değildir.” Çünkü kurumların gerçek büyüklüğü, rakiplerini küçültmelerinde değil; farklılıklarıyla birlikte üretebilmelerinde ortaya çıkar. Ve günün sonunda insanlar makamları değil, kendilerine nasıl davranıldığını hatırlarlar. Geride bırakacağımız en kıymetli miras da işte budur.

Seçim dönemleri yalnızca projelerin yarıştığı zamanlar değildir. Aynı zamanda karakterlerin de görünür hâle geldiği dönemlerdir. İnsanların güç karşısındaki tutumları, dostluklara bakışları, vefaya verdikleri değer ve başarı karşısındaki tavırları en çok bu zamanlarda ortaya çıkar.

Sandıklar bir gün kapanır.

Afişler iner.

Sloganlar unutulur.

Seçim meydanlarında söylenen sözler zamanla hafızalardan silinir.

Ancak insanların birbirine nasıl davrandığı unutulmaz.

Birlikte yürüdüğü insanları zor zamanlarda nasıl hatırladığı unutulmaz.

Kendisine emek verenlere gösterdiği vefa da, gösteremediği vefa da unutulmaz.

Çünkü hayatın her alanında olduğu gibi kurumlarda da asıl sınav, bir yere gelmek değil; gelirken hangi değerleri koruyabildiğimizdir.

Makamlar geçicidir.

Yetkiler geçicidir.

Alkışlar da geçicidir.

Kalıcı olan ise insanın ardında bıraktığı izdir.

Günün sonunda herkes yaptıklarıyla değil, yaptıklarını hangi ahlak üzerine inşa ettiğiyle hatırlanacaktır.

Ve belki de bütün mesele budur! Kurumlara bir dönem yönetici olmak mümkündür. Fakat kurumların hafızasında saygıyla anılmak, çok daha uzun bir emeğin ve çok daha güçlü bir karakterin eseridir.