İnsanoğlu var olduğu ilk çağlardan beri, doğanın en güçlü avcılarından biri olmuştur. Aslında bu biraz ilginç. Çünkü fiziksel açıdan bakıldığında, son derece savunmasız canlılarız. Saldırmak için bir aslanın sivri, uzun ve kesici dişlerine sahip değiliz veya koşmak için bir çitanın hızına da sahip değiliz. Bir ayı kadar güçlü ve heybetli olmadığımız da aşikâr ya da kaplumbağanın kabuğu gibi bizi darbelerden koruyacak bir zırhımızda bulunmuyor.

İnsanı diğer tüm canlılardan ayıran ve onu mükemmel bir avcıya dönüştüren şey ise, kendisine bahşedilen düşünme yetisi olmuştur. Bu sayede insanlar, ilk çağlardan beri akıllarıyla tuzaklar kurarak gerek beslenmek, gerekse giyinmek için kendisinden çok daha büyük pek çok hayvanı avlamayı başarmıştır. Ancak insanlığın gelişmesi ve çoğalmasıyla birlikte bu akıl şeytani bir şekilde kullanılmaya başlandı.

***

1900’lü yıllarda Amerikalı beyazlar, timsah avlamak için siyahi çocukları yem olarak kullanmayı tercih etti!

‘Nasıl olur?’ dediğinizi duyar gibiyim.

Maalesef olmuş!

Nerde mi?

Medeniyetin beşiği olarak adlandırılan Amerika’da…

Kanıt mı?

İşte size kanıt…

1900’lerin başlarıydı, insanlık hızla gelişmeye devam ediyordu. O sıralarda hayvan derilerinden yapılma ürünler moda haline gelmişti. Bu yüzden o yıllarda Amerika Kıtası’nda avcılık yapmak son derece kârlı bir iş haline dönüşmüştü. Amerika Kıtası’nda kürkü para eden yırtıcılardan bazıları Pumalar, Kurtlar, Ayılar ve Timsahlardı...

Puma avcılığı oldukça zordu, çünkü pumalar insanlara görünmeden yüksek dağlarda yaşarlardı. O yüzden pumaları avlamak imkânsız gibi bir şeydi. Kurtlar, avlanması kolay olsa da, kürkleri en az para eden hayvanlardan biriydi. O yüzden pek tercih edilmezlerdi. Ayılar ise avlaması zor ve o zamanın şartlarında avcılar için hayati riski fazla olan bir av çeşidiydi. Timsahlara gelince, aslında derisi en çok para eden hayvanlardan biri timsahlardı.

Timsah derilerinden çanta, cüzdan, kemer ve ayakkabı gibi ürünler o dönemlerde oldukça popülerdi. Üstelik diğer yaban hayvanlarına nazaran timsahları bulmak ve avlamakta oldukça kolaydı. Amerika Kıtası’ndaki her bataklıkta, gölde veya küçük bir su birikintisinde bile muhakkak onlarca timsah olurdu. Suyun dışından onları rahatlıkla görebilir ve tüfekle vurabilirsiniz. Ancak şöyle bir sorun vardı, suyun içindeki timsahları vurduğunuzda yine suyun içinde kalıyorlar ve dibe batıyorlardı.

Elbette avcılar sudaki diğer timsahlara yem olmamak için, suya girip avladıkları timsahı da alamıyorlardı. Bu yüzden timsahları ya kıyıda, suya uzak bir alanda yakalayıp vurmak gerekiyor ya da onları bir şekilde tuzak kurarak sudan çıkarmak gerekiyordu.

***

Tam da o yıllarda Washington Times Gazetesinde ilginç bir haber yayımlanmıştı. Habere göre, New York Zooloji Bahçesi’ndeki timsahların alanları değiştiriliyor ve sürüngenlerin kışlık bölümden, yazlık bölüme aktarılması gerekiyordu. Hayvanat bahçesinde çalışan bir görevli, ziyaretçilerin arasında dolaşan iki küçük siyahi çocuğu zorla yem gibi kullanarak, çocukları timsahların aktarılacağı bölüme götürdü. Siyahi çocukları gören 25 sürüngenden 21’i, onları yeme umuduyla takip ederek kendiliğinden diğer tarafa geçtiler.

Bu haberden sonra, ülke genelinde siyahi çocukların timsahların iştahını kabarttığı ve timsahların en sevdiği yiyecek olduğuna dair garip bir inanış başladı. Böylece Amerikalı beyaz avcılar timsahları sudan çıkarmak için aradıkları yemi bulmuş oldular!

(Devam Edecek…)

Alıntıdır…