Yıl 1618... Cihan devleti Osmanlı, dışarıdan bakıldığında hâlâ o eski, göz kamaştırıcı ihtişamıyla parıldıyordu. Ancak bu parıltı, içeriden devleti kemiren amansız bir hastalığı gizlemeye yetmiyordu.
Kanuni döneminin o disiplinli, adalet dağıtan Yeniçeri Ocağı gitmiş; yerine savaş meydanlarını unutan, saray entrikalarının, rüşvetin ve esnaflığın merkezine dönüşmüş çürük bir yapı gelmişti. İşte tam bu fetret ikliminde, henüz 14 yaşında bir çocuk tahta çıktı; Sultan II. Osman.
Yaşı küçüktü ama vizyonu saray duvarlarını aşacak kadar büyüktü. O, devletin içten içe çöktüğünü görüyor ve o güne kadar hiçbir padişahın cesaret edemediği, akıllara zarar o büyük kararı kalbinde büyütüyordu; Devleti kökünden değiştirmek!
Bardağı taşıran, tarihin yönünü tayin eden kırılma noktası ise 1621 yılındaki Hotin Seferi oldu.
***
Genç padişah, ordusunun başında bizzat sefere çıkmıştı. Ancak Lehistan surları önünde gördüğü manzara tam bir fiyaskoydu. Yeniçeriler disiplinsizdi, isteksizdi; savaşmak yerine ganimet ve ulufe peşindeydi. Osmanlı, mutlak bir zafer kazanabilecekken bu lakaytlık yüzünden yarım bir barışa razı oldu. Genç Osman, o gece otağında öfkeden deliye dönmüştü. Kafasındaki teşhis kesinleşti; Bu orduyla cihan hâkimiyeti kurulamaz, hatta mevcut topraklar bile korunamazdı.
İstanbul’a döner dönmez, Osmanlı tarihinin ilk büyük ve gizli reform planını devreye soktu. Plan dahice olduğu kadar, sırat köprüsünde yürümek kadar tehlikeliydi.
Sultan, kutsal topraklara, hacca gitme bahanesiyle İstanbul’dan ayrılacaktı. Asıl hedefi ise bambaşkaydı. Anadolu, Suriye ve Mısır’a geçecek; buralardan tamamen yerli, sadık ve sadece devlete bağlı Türkmen gençlerinden oluşan yepyeni bir "Milli Ordu" kuracaktı. Ardından bu taze güçle payitahta geri dönecek, devletin tepesine çöken yozlaşmış Yeniçeri Ocağı’nı tek bir hamleyle tarihten silecekti. Eğer başarsaydı, Osmanlı modernleşmesi II. Mahmut’tan tam 200 yıl önce başlayacaktı.
Ancak ne yazık ki, saray duvarlarının kulakları, tarihin her döneminde hainlerin emrindeydi.
Padişahın en yakınındakiler, şeyhülislam ve sadrazam bile bu radikal değişime karşıydı. Plan, bir fısıltı halinde Yeniçeri ağlarının ve padişahın kuyusunu kazmak için pusuda bekleyen Sadrazam Davut Paşa’nın kulağına gitti. Çıkarları tehlikeye giren şer odakları, İstanbul’un sokaklarına fitne tohumları ekti. "Padişah bizi yok etmeye gidiyor" dedikodusu yetti.
1622 yılının o kasvetli Mayıs sabahında, İstanbul semaları kazan kaldıran Yeniçerilerin uğultusuyla sarsıldı. İsyan, kontrolden çıkan bir çığ gibi saraya dayandı.
***
Genç Osman, Osmanlı tarihinin ilk büyük reformisti, ilk devrimci padişahıydı. Ne acıdır ki, kurmak istediği o aydınlık geleceğin bedelini, asiler tarafından hakaretlerle sokaklarda gezdirilerek ve nihayetinde kapatıldığı Yedikule Zindanları’nda, hain ellerce boğularak şehit edilerek ödedi.
O gün Yedikule’de boğulan, sadece 18 yaşında bir gencin bedeni değildi; Osmanlı’nın kendini yenileme, modern dünyayı yakalama ve küllerinden yeniden doğma rüyasıydı.
Bu kanlı darbe, devleti yüzlerce yıl sürecek bir Yeniçeri vesayetinin, askeri cuntaların karanlığına hapsetti. Genç Osman’ın yarım kalan o büyük rüyası, bize acı bir tarihi ders bıraktı: Köklü reformlar, arkasında sarsılmaz bir strateji ve güçlü bir irade barındırmadığında, statükonun karanlık dehlizlerinde boğulmaya mahkûmdur.