Ekim ayının ortalarına geldiğimiz şu günlerde, mevsimin keskin dönüşü kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Gündüzleri yüzümüzü okşayan sonbahar güneşi, gün batımıyla birlikte yerini iliklerimize işleyen bir soğuk havaya bırakıyor. Artık o yaz rehaveti bitti, hepimiz o büyük “kış operasyonunun" içine girmiş durumdayız.
Sandıklardan mis kokulu kışlıklar çıktı, annelerimizin maharetli elleriyle hazırlanan, yazın tüm lezzetini içine hapsetmiş salçalar, turşular, konserve domatesler damlardan, balkonlardan inip kilerdeki yerini aldı. Evlerin içine sıcaklık ve konfor katacak halılar serildi, hatta bazı evlerde sobalar dahi kurulmaya başlandı. Perdeler çekildi, pencereler kapandı. Sadece fiziki değil, ruhsal olarak da bir kabuğa çekilişin, bir kapanışın sinyalleri vermeye başladık.
***
Kışın en belirgin ve belki de en zorlayıcı yanı, günlerin aniden kısalması. Akşamın 9'u sanki gece yarısıymış gibi bir ağırlık çöküyor üzerimize. Yemekten sonra demlenen çaylar, televizyonda izlenen o çok sevilen diziler... Tam o heyecanlı sahnede, dizinin ortasında esnemeler başlıyor, göz kapaklarımız bize ihanet ediyor. "Daha çok erken, dur biraz daha oturayım" derken, koltukta oturduğumuz yerde uykuya dalıveriyoruz.
Gecenin bir yarısı, tuvalet ihtiyacıyla uyandığımızda saate bakmak, hepimizin ortak ritüeli. "Ohh, saat daha 1:30, sabaha daha çok var" rahatlığıyla sıcacık yatağa geri dönüp, karanlığın sessizliğinde uyumaya devam ediyoruz.
Ancak bu rahatlık, sabah yerini kasvetli bir duruma bırakıyor. Sabah alarm çaldığında, dışarıda zifiri bir karanlık bizi karşılıyor. Hava aydınlanana kadar süren bu gece yolculuğu, ister istemez manevi bir çöküntü yaratıyor. Sanki güneşsiz bir güne başlamak zorunda kalmışız gibi, isteksizce işe ya da okula gidiyoruz.
Adana gibi nispeten sıcak şehirlerde bile durum çok farklı değil. Gündüz sıcaklıklar halen 20 derecenin üzerinde seyretse de, güneş battığı an hava aniden soğuyor ve bu ani geçiş, annelerimizin "Yavrum, üstünde yine bir şey yok! En azından ceket, hırka gibi bir şeyler giyseydin!" tembihlerini haklı çıkarıyor. Onlar, değişimin, soğuğun ilk habercisi ve bizi koruma içgüdüsüyle kışa hazırlayan yegâne güç.
***
Anlayacağınız; kış geliyor, hem de tüm maddi ve manevi ağırlığıyla. Kış demek, daha az ışık, daha çok kapalı alan, daha erken uyku ve kaçınılmaz bir kış hüznü ya da kış depresyonu demektir.
Tüm bu kışa hazırlık telaşı ve ruh halimizdeki değişimler, bize şunu gösteriyor; Kışı sadece doğa değil, bizler de içten içe yaşamaya başladık bile.