Bizim zamanımızda lise öğrencileri tek tip kıyafet giyerdi. Gri veya lacivert pantolon, mavi ve beyaz gömlekler, üstüne lacivert kravat ve yine lacivert ceket...
O zamanlarda bu takım elbiseyi, pardon okul kıyafetini almak kolay değildi. Okulların anlaşmalı olduğu mağazalar, burunlarından kıl aldırmazdı. Pazarlık payı olmayan okul kıyafetleri fahiş fiyata satılır, veliler mali açıdan oldukça zorlanırdı. Ama el mahkûm, okul üniforman olmazsa okula gidemezdin. O yüzden 1’nci sınıfta alınan kıyafetleri, okul bitene kadar giymek mecburiyetindeydik.
***
Okulun son dönemlerinde öğrenciler çok heyecanlı olurdu. Dersler sınavlar bitmiş, notlar karneye işlenmiştir. Son hafta yoklama alınmaz, isteyen istediği kıyafetle okula gidebilirdi.
Erkekler; jöleli saçlar, deodorantlar, renkli kıyafetlerle havalara girerdi.
Kızlar; Çaktırmadan yapılan hafif makyaj ve saçlarla, güzel kıyafetlerle okula giderlerdi.
Karne günü gelip çattığında ise, erkenden okul yolunu tutardık. Arkadaşlarından, öğretmenlerinden, manitasından ayrılan erkekler arabesk tavırlar takınırdı. Yıl boyu söylene söylene gittiği okulun bitmesine çok üzülürdü.
Okul bitti, karneler alındı…
İyi ya da kötü notlara bakılmaksınız, ergen liseliler gerçek hayatla yüzleşirdi. O yüzden dar gelirli ailelerinin erkek çocukları, okulun kapanmasını istemezdi.
Neden mi?
Çok basit;
Ergen çocuğa babasından küçük bir sürpriz vardır!
O çocuk, karne hediyesi olarak bir esnafın çırağı olarak işe başlardı. Hem de tatilin ilk günü!
Öyle ki, okul döneminden daha erken kalkar, pantolon, tişört ve ayağında terlikle yola koyulurdu. Cumartesi sabahı yani tatilin ilk günü, sabah 6:30’da işe gitmek için hazırlanırdı.
Seçim hakkı olmayan çocuk, arkadaş ve akranlarının fosur fosur uyuduğu anlarda işbaşı yapardı. Gözlerini iş yerinde açan garibanın tek dert ortağı, yine kendisidir. Karşı çıkmak, isyan etmek, yapmam demek haddine mi düşmüş! İtiraz hakkı olmayan ergen, olmaz olası terbiyesi, saygısı ve korkusundan tek kelime edemezdi.
***
Bir kebapçının, marangozun, kaportacının ya da bakkalın çırağı olarak iş hayatına atılan çocuk için 3 aylık yaz tatili bitmek bilmezdi. Tatildeki akranlarının yanında kendini ezik büzük gören o çocuk, cebine para girdikçe özgüven depolardı. Ev halkı tarafından da saygı görmeye başlayan çocuk, işe yaramaz akranlarına nazaran daha olgun davranışlar sergilerdi.
Haftada bir gün izni olan çırak, o 24 saati en iyi şekilde değerlendirmeye çalışırdı. Özgüven patlaması yaşayan çocuk, istediğini alma hakkına sahipti. Çünkü parası vardı.. İzni çarçabuk bittiğinde ise, uykunun en güzel ve en derin anlarında, yani sabahın köründe kalkıp işe gitmesi ona çok koyardı.
***
İşte biz böyle çocukluk ve ergenlik dönemi geçirdik. Ama geriye dönüp baktığımızda; elimiz ekmek tutuyorsa, namerde el açmıyorsak, her işten anlayıp hiç işsiz kalmıyorsak, olgun ve pratik zekâya sahipsek biliniz ki o günlerin yadigârıdır.
Zaten zengin çocuğu olsaydık; ne küçücük yaşta koca bir adam gibi davranır, ne de el kapılarında gece gündüz çalışırdık!
Derler ya; “Şans biz de ne gezer!”
O halde siz karar veriniz; Bizim jenerasyon şanslı mıymış, yoksa şanssız mı?
Ya günümüz ergenlerine, gençlerine ne demeli?
Bence bu konulara hiç girmeyelim!
Sağlıcakla kalın…