Adana’da bir yemeğin tarifinden önce, onun hikâyesi sorulur.

Eti kim doğradı, biberi nereden geldi, şalgam hangi ustanın elinden çıktı, o sıkmayı kim yaptı, o tarifi hangi atasından öğrendi?

Çünkü bu şehirde yemek, çoğu zaman tabağa konulduğu anda başlamaz.

Toprakta başlar.

Tarlada, bahçede, yaylada, pazarda, ocakta başlar.

Sonra bir evin mutfağından çıkar; bir esnaf dükkânına, bir dost meclisine, bir düğüne, bir cenazeye, bir bayram sofrasına kadar uzanır.

Belki de bu yüzden Adana’yı yalnızca kebapla anlatmaya çalışmak, koca bir kitabı tek bir cümleye sığdırmaya benzer.

Kebap elbette bu hikâyenin en bilinen cümlesidir. Ama hikâyenin tamamı değildir.

Çünkü Adana'nın sofrasında sadece et yoktur.

Çukurova'nın bereketi, Torosların otları, narenciye bahçeleri, Karataş'ın denizi, ev kadınlarının mutfak hafızası, esnafın ustalığı, üreticinin alın teri ve kuşaktan kuşağa aktarılan tarifler vardır.

TÜRKPATENT kayıtlarında Adana kebabının yanı sıra şalgam, bici bici, taş kadayıf, analı kızlı ve halka tatlısı gibi çok sayıda ürünün coğrafi işaretle tescil edilmiş olması da bu çeşitliliğin somut karşılıklarından yalnızca birkaçını gösteriyor.

İşte bu nedenle Adana Lezzet Festivali'ni yalnızca üç günlük bir etkinlik olarak görmek bana eksik geliyor.

9, 10 ve 11 Ekim'de Merkez Park'ta kurulacak sofraya yüz binlerce insan oturacak. Mangal ateşleri yanacak, şefler hünerlerini gösterecek, genç aşçılar yarışacak, konserler yapılacak, farklı ülkelerin mutfakları Adana'nın mutfağıyla aynı alanda buluşacak.

Azerbaycan'dan Hindistan'a uzanan yeni uluslararası açılım, festivalin “Adana'nın kendisini dünyaya anlatması” iddiasını güçlendirecek. Resmî programda ayrıca Zara ve Kıraç konserleri, genç şefler yarışması, atölyeler, paneller ve Seyhan kıyısındaki etkinlikler yer alıyor.

Ama bütün bunlardan daha önemli bir şey var:

Adana'nın kendisini anlatması.

On yılın hikâyesi

Bir festivalin onuncu yılına ulaşması, takvimdeki bir sayının değişmesinden ibaret değildir.

2017'de yaklaşık 35 bin kişiyle başlayan Adana Lezzet Festivali, 2018'de 160 binli, 2019'da 270 binli ziyaretçi rakamlarına ulaştı. Pandemi geldiğinde 2020'de festival bu kez dijital dünyaya taşındı. 2021'de Merkez Park'a döndü ve yaklaşık 300 bin ziyaretçiyi ağırladı. Sonraki yıllarda 667 bin, 923 bin, 835 bin gibi rakamlar konuşuldu. Yani Adana'nın kurduğu bu sofra, yıllar içerisinde yalnızca büyümedi; şehir ekonomisinin ve kent tanıtımının önemli unsurlarından biri haline geldi.

Pandemi gibi bütün dünyanın hayatını durduran bir dönemi dijital biçimde aşması, ardından 6 Şubat depremlerinin ağır yaralarının henüz çok taze olduğu 2023'te yeniden yüz binlerce insanı aynı alanda buluşturması, bu organizasyonun Adana'nın etkinlik kültüründe nasıl bir yer edindiğini de gösteriyor.

Fakat tam burada bir parantez açmak gerekiyor.

Büyümek, kusursuzlaşmak değildir.

Festival büyüdükçe sorumluluğu da büyür.

Geçmiş yıllarda fiyatlar, hijyen, hizmet kalitesi ve organizasyon konusunda yapılan eleştirileri yalnızca festival karşıtlığı diye bir kenara atmak mümkün değil. Nitekim 2025 festivalinden önce Valilik tarafından hijyenin, hazırlık ve sunum koşullarının sürekli takip edileceğinin ve makul fiyatların gözetileceğinin özellikle açıklanması, bu başlıkların organizasyon açısından da ciddiye alındığını gösteriyordu.

Bence doğru yaklaşım şudur:

Bir festival değerlidir diye eleştiriden muaf tutulamaz.

Tam tersine, değerli olduğu için daha iyisi yapılmak zorundadır.

Adana'nın misafirine sunduğu kebabın lezzeti kadar fiyatı da temizliği de sunumu da önemlidir.

Çünkü misafir şehirden ayrılırken sadece ne yediğini hatırlamaz.

Nasıl karşılandığını da hatırlar.

Yazının bu bölümünde daha büyük bir meseleyi yazmam gerekir.

Adana'nın UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'na gastronomi alanında dahil olması meselesi.

Burada bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekiyor.

Adana 2025'te gastronomi alanında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı için aday olmuş, ancak UNESCO'nun 30 Ekim 2025'te açıkladığı 58 yeni şehir arasında yer almamıştı.

Bu bir hayalden vazgeçme sebebi değil.

Tam tersine, neyin eksik olduğunu daha ciddi düşünme sebebi.

Çünkü UNESCO'nun aradığı şey yalnızca güzel yemekler değil.

Şehrin gastronomik mirasını koruyabilmesi, bunu sürdürülebilir kalkınmayla ilişkilendirmesi, somut bir dört yıllık eylem planı ortaya koyması, yerel ve uluslararası ortaklıklar geliştirmesi, gençleri ve üreticileri sürece katması, yönetim ve iletişim yapısını ortaya koyması bekleniyor.

Gaziantep'in, Hatay'ın UNESCO hikâyelerine baktığınızda bunu açıkça görüyorsunuz.

Gastronomi; eğitimle, kadın emeğiyle, üreticiyle, gıda güvenliğiyle, sürdürülebilirlikle ve uluslararası iş birliğiyle birlikte düşünülüyor.

O halde Adana'nın önündeki asıl soru şu;

“Biz bu mutfak kültürünü nasıl koruyacak, nasıl geliştirecek ve dünyayla nasıl paylaşacağız?”

Bunun için bir kurumun tek başına yapabilecekleri sınırlı.

Valilik, Büyükşehir Belediyesi, ilçe belediyeleri, üniversiteler, odalar, borsalar, esnaf kuruluşları, üreticiler, kadın kooperatifleri, restoranlar, oteller, şefler, gastronomi uzmanları, sivil toplum ve medya…

Hepsinin ayrı ayrı yaptığı işlerin ötesinde ortak bir Adana gastronomi politikası gerekiyor.

Festival bunun vitrini olabilir.

Ama vitrinin arkasında 365 gün çalışan bir sistem kurulmalı.

Adana'da “gastronomi rotası” denildiğinde insanın aklına yalnızca Merkez Park gelmemeli.

Kozan'ın ürünü, Karataş'ın denizi, Torosların yaylaları, narenciyesi, yerel üreticileri, köy mutfakları, geleneksel yemekleri, pazarları ve ustaları da bu haritanın içinde olmalı.

Festival için şehre gelen insan üç gün sonra dönüp giderken yanında yalnızca bir fotoğraf değil, bir sonraki ziyareti için sebep götürmeli.

Biz gazeteciler de bu hikâyeyi yalnızca festivalden üç gün önce başlayıp üç gün sonra bitiren bir basın bülteni zincirine dönüştürmemeliyiz.

Bir yıl boyunca “Adana'nın Gastronomi Hafızası” adıyla dosyalar hazırlamalı,

Yetmiş yaşındaki bir usta konuşturulmalı,

Bir kadın üreticinin tarlasına gidilmeli,

Unutulmuş bir yemeğin peşine düşülmeli,

Bir ilçenin düğün yemeği araştırılmalı,

Bir şalgam ustasının fermentasyon sırrını öğrenmeli,

Bir kebapçının ocağının başında saatler geçirmeliyiz.

Çünkü gastronomi, Instagram'da tabağın güzel görünmesinden çok daha büyük bir mesele.

UNESCO'nun aradığı kültürel miras tam da burada başlıyor.

Bu konuyla ilgili de bir önerim var.

Adana Lezzet Festivali'nin kendi gazetecilik ödülleri olmalı.

Ama klasik anlamda "Festivalde üç-beş gazeteciye plaket verelim" şeklinde değil.

Daha sistemli, bağımsız ve yıl boyunca üretimi teşvik eden bir yapı oluşturulmalı.

Yazılı basından dijital medyaya, televizyon haberciliğinden podcaste, fotoğraftan belgeselciliğe kadar gastronomiyi anlatan nitelikli çalışmalar değerlendirilebilir.

Ve ödüller festivalin son saatlerinde dağıtılmak yerine, bir sonraki yıl festival kapsamında düzenlenecek özel bir “Adana Gastronomi Medya Ödülleri” gecesinde sahiplerini bulabilir.

Böylece gazeteci yalnızca ödül almak için değil, Adana'nın hikâyesini yıl boyunca anlatmak için üretir.

Festival de üç günlük görünürlükten kurtulur.

Bugün yazılan bir araştırma, ertesi yılın festivalinde yeniden konuşulur.

Bugün çekilen bir belgesel, yıllar sonra Adana'nın arşivine dönüşür.

Bugün kayda alınan yaşlı bir ustanın sesi, yarın belki artık hayatta olmayan bir mutfak kültürünün son tanığı olarak kalır.

Bazen bir şehrin geleceğini yalnızca yeni binalar değil, ne hatırladığı belirler.