“Ah! Kimselerin vakti yok artık durup ince şeyleri anlamaya.

Oysa seninle durmak, zamanı bir nehrin kenarında diz çöküp izlemek gibiydi...”

***

Cân-ı Cihânım,

Varoluşumun en taze, en ürkek zaman diliminde, adını henüz yeni öğrenmiş bir yabancının acemi heyecanıyla yazıyorum bu satırları sana.

Bir insanı yeni tanımak ne büyük bir lütuf. Onun sesindeki gizli tonlamaları, göz kapaklarının her kırpılışındaki o mahrem kederi, çay bardağını tutarken parmak uçlarında beliren zarif tereddüdü birer birer keşfetmek…

Sana baktıkça, hayatın bana geç kalmış bir bahar hediyesi olduğunu düşünüyor; göğsümün sol yanına tünemiş kuşun yeniden kanat çırptığını hissediyorum.

Henüz adının harflerini yan yana koyarken bile ellerimin titrediği, adın anıldığında yüzümün kızardığı, ateşimin yükseldiği, kokunun üzerimden sinip gitmediği o muhteşem günlerin içindeyiz.

Hangi şarkıyı dinlerken sustuğunu, hangisine bağıra çağıra eşlik ettiğini, hangi söze içtenlikle güldüğünü, canın sıkıldığında yalnız kalmayı mı yoksa birinin yanında sessizce oturmayı mı tercih ettiğini henüz bilmiyorum.

Buna rağmen içimde sana dair umutlarım, tanıdığım her yeni yanınla biraz daha büyüyor.

Yüzündeki o çocuksu kederi, çayını yudumlarken gözlerinin uzaklara dalışını, saçlarını düzeltişindeki o zarif telaşı yeni yeni keşfediyorum.

***

Şu günlerde en çok neyi seviyorum biliyor musun? Gülüşünü. Ama sadece gülüşünü değil; gülmeden önceki o kısacık anı. Sanki gülüşünü içinde saklıyormuşsun da sonra sadece bana açıyormuşsun gibi. Her seferinde bir sır veriyormuşsun gibi bana. Ve ben, o sırla her seferinde yeniden eriyorum.

İnsan bazen birini tanımak için yıllara ihtiyaç duyar, bazen de bir bakış, yıllardır bildiği bir insanın bilmediği taraflarını gösterir.

Her konuşmamızın ardından sanki yarım kalmış başka bir sohbetin kapısı aralanıyor.

Her cevabın ardından yeni bir soru geliyor aklıma.

İki insan birbirini bu kadar yeni tanırken, bu kadar çok sevebilir mi dersin?

Ne kadar çok şey sığdırdım şu kısacık zamanda hayallerimin içine. Aynı evde uyanmayı, güneşi birlikte selamlamayı, sabah senin hazırladığın kahvaltının kokusunu duymayı, bir bardak çayın buğusunda kaybolmayı, bir gün canın sıkıldığında sebebini anlatmanı beklemeden yanında susarak oturmayı, yıllar sonra bile nereye gidersek gidelim el ele tutuşmayı… Yaşlandığımızda birbirimizin aynı hikâyelerini bilmem kaçıncı kez anlattığımıza bile ilk kez dinliyormuş gibi kahkaha atmayı…

Henüz yaşanmamış ancak bir an önce yaşanmayı bekleyen ne çok şey var.

Belki de bu yüzden korkuyorum. Çünkü biliyorum ki; bu kadar güzel şeyler, genellikle uzun sürmez…

İnsan, hayatının en büyük mucizesiyle karşılaşınca içini önce devasa bir sevinç kaplarmış, sonra da o mucizeyi kaybetme korkusunun ince, sinsi sızısı düşermiş yüreğine.

***

Bugün içimdeki coşkuyla sana doğru adımlarken yolları, sokakta oyun oynayan çocuklar kesti önümü. Ellerinde küçük çubuklar ile set çekip durdurdular beni. Gülümsedim. "Ne oldu çocuklar?" dedim. Onlar polismiş. Benim kim olduğumu sorgulayacaklarmış. Ben de kendimi tanıttım.

Ardından seni anlattım onlara. Seni ne kadar çok sevdiğimi, adının geçtiği yerde yüzümün nasıl değiştiğini, seninle birkaç saat geçirmenin bütün günümü nasıl güzelleştirdiğini…

"Eşin mi?" dediler? "İnşallah!" dedim.

"İnşallah" dediler hep birlikte sonra çubukları kaldırıp gidebileceğimi söylediler.

Seni sevmek gibi büyük bir derdimin olduğunu anladılar sanırım çok uğraştırmadılar.

Sevdamızın hatırına her birine harçlık verdim, bizim için dua etmelerini istedim ve ayrıldım yanlarından.

Şunu öğrendim o çocuklardan; İnsan, sevdiğini anlatırken çocuklaşıyormuş.

Ne tuhaf; Birkaç dakika önce hiç tanımadığım çocuklara senden söz edip, henüz yaşanmamış bir geleceğin ihtimalini onların önünde dile getirdim. Üstelik bunu söylerken hiç tereddüt etmedim.

Bazen insan, en derin arzusunu hiç tanımadığı birine, yıllardır tanıdığı birine anlatmaktan daha kolay anlatabiliyor.

Onlara seni anlatırken fark ettim ki, seni anlatmak, seni sevmek kadar güzel.

Bu çocuklar, seni anlatmamı bekleyen ilk dinleyicilerimmiş gibi. İnsan sevgisini başkasına anlatırken göz bebeklerinin büyümesinden anlıyor ne kadar çok sevdiğini. Bundan sonra tüm dünyaya sana olan sevdamı anlatacağım.

***

O çocukların gözlerindeki masumiyete sığınarak yanına gelip masaya oturduğumda, yüzünde beliren o mahcup tebessümü izledim uzun uzun. Dünyanın bütün uğultusu dışarıda kalmıştı.

Fakat neden sonra birdenbire bir hüzün kapladı içimi.

İçimde sessizce bir şeylerin sızladığını hissettim.

Kalbimdeki o sessiz çığlığı duydum.

Şimdi saçma gelecek sana ama ayrılacağımızı düşündüm birden.

Seni bu kadar çok severken, bu kadar muazzam bir vuslatın tam ortasındayken, her şey bu kadar güzelken yüreğimdeki o kederli şair usulca fısıldadı kulağıma ayrılığın hayalini...

Ürperdim.

Korktum.

Garip bir muamma bu; insan birini böyle ilk günün coşkusuyla ve lekesiz bir tutkuyla severken, ruhunun en derin yerinde nasıl olur da o sessiz, kaçınılmaz ayrılığın gölgesini sezer?

Henüz fırtına kopmamışken, yapraklar dalında tazeliğini korurken ne saçma bir düşünce bu…

Sonra içimden bir ses usulca fısıldadı kulağıma: Hayatın en güzel mucizeleri, en sessiz elvedalarla mühürlenir.

Ne aramızda tek bir sitem vardı o an ne incitici bir ima… Hiçbir sevene yakışmayan o çirkin, sığ kavgalardan biri de yoktu.

Hatta aldatılmanın ya da ihanetin o lekeleyici gölgesi semtimize bile uğramamıştı.

Böyle bir zamanda bile bir vesvese eksiltebiliyormuş bütün güzellikleri meğer.

***

Eğer kader, bu taze başlangıcı, tam da çiçeğe durduğu yerde sonlandıracaksa; eğer bizim hissemize düşen vuslat değil de o zarif kabulleniş olacaksa, bu veda ne fırtınalara ne de acı çığlıklara teslim edilsin olur mu?

Bir ilkbaharda olsun mesela ayrılmamız.

Tam da her şey yeniden yaratılırken, bütün canlılar yeniden var olurken, yeniden açarken çiçekler; ayrı düşelim biz.

Bir gelincik henüz fışkırırken topraktan…

Yeni açmış bir papatyanın kokusu dolarken ciğerimize…

Bir çileği mesela tarladan alıp yerken, ağaçtan bir dut tanesini atarken ağzımıza….

Ne sen "Gitme!" de ne de ben "Bitti!" kelimesini telaffuz edebileyim.

Altından kalkamayacağımız ağır kelimeleri söyleyerek kirletmeyelim sevgimizin masumiyetini.

O an ikimiz de çok iyi bilsek de bu muhteşem rüyanın bittiğini; son dokunuşumuz, birbirimizin kokusunu içimize son çekişimiz olduğunu; hiçbir bağırış çağırış olmadan, bir leke bile bırakmadan, sadece iki ruhun birbirine ve kadere hürmetle baş eğdiği o büyük zarafetle, konuşmadan anlaşalım.

Varoluşun o muazzam coşkusu arasında, bizim yok oluşumuz bir çiğ tanesi gibi kaysın yaprağın üzerinden.

Denizin kumlarına son kez yazılsın adlarımız; kocaman kalbin bir tarafında senin, bir tarafında benim adımın baş harfleri olsun. Dalgalar gelip yazdıklarımızı silerken birbirimize bakıp gülelim.

Ağzımızda son kahvemizin tadı kalsın; ellerimizde ellerimizin taze kokusu...

***

İnsan bir bakışın ne anlama geldiğini, bir sarılmanın neden bu kadar sıcak olduğunu, vedalaşırken neden dönüp bir daha baktığını sonradan anlar.

Bugün masadan kalkarken, elini son kez tuttuğumu düşündüm bir an.

Yüzüne, gözlerinin en içindeki o derin deryaya son kez baktığımı...

Bazı anların son kez yaşandığını önceden bilseydik o anlara daha çok kıymet verir miydik sence?

***

Sana bugün bunları yazıyorum diye yarından korktuğumu sanma sakın.

Yarın seninle yeni şeyler konuşmayı, seni biraz daha tanımayı, birlikte henüz görmediğimiz sokaklardan geçmeyi istiyorum.

Çocukların yolumu kestiği o sokaktan birlikte geçersek belki onları yine görürüz. Kim bilir, belki bu defa beni gösterip sana da sorarlar: “Eşin mi?” diye…

Merak ediyorum; Sen ne dersin o zaman?

Ben yine “İnşallah” derim.

***

Belki de bazı duyguların en doğru yeri, henüz yaşanırken değil, yıllar sonra yazıya döküldükleri yerdir. İnsan o gün söyleyemediği her şeyi, aradan zaman geçince bir mektuba emanet eder. Sevdiğini Allah’a emanet ettiği gibi…

Yarın ne olur bilemem.

Ne olursa olsun sonumuz; Niyazım ve ruhumda tecelli eden en pak hâlinle kal.

Ne yaşarsak yaşayalım; sonsuza dek sevileceğini bil…

Hoşça kal cancağızım.

Hoşça kal…