20 yaşında, çakı gibi delikanlıydı, Rüstem.
Askerden gelir gelmez bir fabrikada iş bulmuş, annesinin görüp beğendiği komşu kızına da gönlünü kaptırmıştı.
Söz, nişan, kına, derken evlendi.
Bir yıl kadar sonra da baba oldu.
Tabi ailesine karşı sorumluluğu daha da arttı.
O yüzden annesinin “ne öldüren, ne de güldüren” dediği maaşı biraz daha artsın diye sürekli fazla mesai yaptı.
İşten arta kalan zamanlarda ek işler buldu.
Bir Pazar komşu evini cüzi bir ücret karşılığı badana yaptı, bir başka Pazar sosyete pazarında çorap sattı.
35 yaşına geldiğinde artık 2 çocuk babasıydı Rüstem.
En büyük hayali çocuklarının okuyup adam olmasıydı.
Bir de eşinin sürekli kulağına fısıldadığı “Tepemizde bir damımız olsun” tekerlemesine cevap vermek ve yaşlandığında rahat edeceği küçücük bir ev sahibi olmaktı.
“Allah Büyük” dedi ve rızkını hep doğru yollarda aradı.
Ne cemaatlere bulaştı, ne de siyasete.
Zaten yaşadığı hayat zorluğunda buna ne zamanı vardı ne de mecali.
Cesareti mi..?
O hiç yoktu zaten.
Ama televizyonlarda siyaset haberlerini izlemek ve onlar üzerine yorumlar yapmaktan hoşlanıyordu.
Sabahları erken kalktığı için bu mümkün değildi ama, akşamdan akşama haber izleyerek kah Ecevit’e kızdı, kah Erbakan’a.
Bu kızgınlıklarından Demirel’de nasibini aldı zaman zaman, Özal’da, Çiller’de, Baykal’da (Bu vesileyle Deniz bey’e acil şifalar diliyorum)
Yıllar içerisinde hükümetler değişti ama Rüstem’in cebindeki para da, yaşam standartları da hiç değişmedi, ufak tefek oynamalar dışında.
O hep Allahına şükretti.
Çocuklarını bin bir zorluklar içerisinde üniversitelerde okuttu.
“Allah yüzümüze baktı hanım” dedi bir gün aldığı haberle.
Memlekette, babadan kalan arsa satılmış, payına da küçük bir ev alacak kadar para düşmüştü.
Dünyalar onun oldu.
Ev aldı…Emekli oldu…Çocuklarını evlendirdi…
Birkaç sene sonra da dede oldu.
60’lı yaşları devirdiğinde, yılların yorgunluğu sinyal vermeye başladı.
Rüstem’in kalbi sık sık sıkışıyor, tansiyonu bir inip bir çıkıyordu.
Doktora gitti, ameliyat oldu.
O güne kadar bir aspirin bile içmemiş olan koca çınara “Bu ilacı hiç bırakmayacaksın” dedi doktor.
Söz dinledi, öyle yaptı.
Derken 15 Temmuz yaşandı.
Terör devletin her yanını sarmıştı.
Asker, polis öğretmen, işçi, öğrenci, bürokrat…
En ufak şüpheyle herkes bir bir tutuklanmaya başladı.
Hatta Rüstem dede bile.
Olanları televizyondan izleyip, vatan hainlerine kızmaktan başka bir şey yapmayan Rüstem Dede’nin kapısı çalındı bir gün;
“Gözaltındasın” diyen polislere direnecek ne gücü, ne de direnmek için sebebi vardı.
“Bir bildikleri vardır herhalde” diye geçirdi içinden.
“Gidince öğrenirim hatun” dedi eşine ve ilacını cebine koyup uzattı ellerini kelepçelere.
Sorgu sırası kendisine geldiğinde sordular;
“ByLock kullanıyormusun”
“Evet 2 yıldır”
O bilmiyordu ama, torunları için eve bağladığı internetin WİFİ’sine şifre koymamıştı.
Ve o şifresiz internetten biri ByLock indirmişti.
Apar topar adliyeye götürüldü, savcının karşısına oturdu.
“ByLock kullanıyormusun?”
“Evet”
“Kaç yıldır?”
“Aşağı yukarı iki yıldır”
Bu ifade üzerine, tutuklanma talebi ile hakim karşısına götürüldü.
Ona da aynı ifadeyi verdi ama, ayakta durmakta bile güçlük çeken Rüstem Dede’nin halinde bir saflık sezdi hakim.
Mahkeme salonundaki polislere sordu;
“Hangi telefonu kullanıyor bu sanık?”
“Nokıa 5310 efendim.(Sanırım bu telefon ByLock kullanmaya uygun değil)
Sonra Rüstem dedeye döndü;
“Sen ByLock’un ne olduğunu biliyormusun?”
“Evet hakim bey, kalp ve tansiyon hastasıyım ben” diyerek cebindeki ilacı uzattı.
Rüstem’in yanından ayırmadığı ilacın adı BELOC’’tu.
Şaka gibi, ama gerçek.
Rüstem dede aylardır kullandığı kalp ilacı BELOC yüzünden FETÖCÜ olmakla suçlanmış, ama gerçek mahkemede anlaşılmıştı.
Gelelim hakikaten ByLock kullananlara…
15 Temmuz sürecinden itibaren yüzlerce kişi gözaltına alındı.
Bazıları tutuklandı, bazılarına hiç dokunul(a) madı.
Bunlar ellerini kollarını sallayarak aramızda dolanıyorlar.
Yakalandıklarında ne diyorlarmış biliyormusunuz hakime?
“İkinci el telefon kullanıyorum. ByLock’u ben yüklemedim”
***
Sağolasın Yeliz Koray