Uzun yıllar yurt dışında, değişik kıtalarda yaşamış biri olarak; bulunduğum ülkelerin Türkiye'ye bakış açılarını merak eder,fırsat buldukça, basın-yayın organlarını izler dururdum.
O yüzden; Fransa'da yayınlanan ve tüm kıta'da ilgi ile okunan "Le Monde" gazetesinin muhabiri Guillaume Perrier'in Türkiye ile ilgili bir analizi çok ilgimi çekti.
Türkiye'nin Avrupa'dan ve diğer kıtalardan siyaseten nasıl göründüğünü kaleme almış.
Birlikte okuyalım mı?
***
Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor.
Bu ülke korkulduğu gibi, ırk'a ya din'e dayalı bir bölünme yaşamadı.
Ama daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor.
Cumhuriyet boyunca süren "Kültürel Bölünme"
Bu artık iyice kesinleşti.
Şimdi bir yanda; ayakkabısını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınlar başı örtülü, erkekleri pijamayla da sokağa çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yaşayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten zevk alan, futbol izleyen, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, karı-koca birlikte hiç dışarıda yemeğe gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli kalabalık bir kitle var.
Diğer yanda ise; kız lisesi-kolej yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda, ya da kolej partisinde dans etmiş; sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla, klasik müzik arasında dolaşan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, kadınları modern görünümlü, şarabın kalitesinden çok anlamasa da, kadın, erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş algılayan, entellektüel düzeyi çok yüksek olmasa da Batı standartlarına yakın bir grup var.
Bu iki grubun yaşam tarzı birbirinden kopuk.
Onların; Batı'daki sınıflar arasında, 'ortak zevk alanları' yaratan, müzik, resim, heykel, tiyatro ve sanat gibi, birleştirici, kültürel zeminler yok.
Yaşamları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı.
Hatta birbirine düşmanca.
Birinci grup; Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış.
Şimdi bu grup siyasal olarak örgütlendi.
Yani kalabalıklar.
Ve her seçimi kazanabilecek siyasi bir güçleri var artık.
İkinci grup ise azınlıkta.
Ve artık "seçim kazanma" olanakları neredeyse yok.
Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.
Daha Batı'lı olan "İkinci Grup" Batı'nın siyasi değerlerini kabul ederse, bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için, git gide Batı'ya ve onun demokratik değerlerine düşman oluyor.
Yaşam tarzı olarak Batı'ya düşman olan birinci kesim ise, iktidarı ancak Batı'nın kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için, Batı'yla ilişkileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.
Bu kültürel parçalanmada ordu, önemli bir role sahip.
Eğer birinci grubu desteklerse ve Batı'nın demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek.
Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor.
Bu anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.
Bu iki grup, siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.
Birinci grup, ekonomik olarak da güçlü artık.
Anadolu'da üretim yapıyor, malını dış Dünya'ya satıyor.
Yani hem para kazanıyor, hem de siyasi örgütünü destekliyor.
İkinci grup ise, parasal olarak da kuvvetli değil artık.
Mevcut iktidarın da baskısıyla, giderek ekonomik kazançlarını kaybediyor.
Dış Dünya ile iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi;
Türkiye'nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğine inanan entellektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve Dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.
(Devam Edecek)