Ülkemiz, topraklarından saf yetenek ve adanmışlık fışkıran tam bir sanatçı cenneti aslında. Bu topraklardan ne devasa müzisyenler, ne ölümsüz edebiyatçılar, ne de beyaz perdede devleşen aktörler ve aktrisler gelip geçti. Hepsi kendi alanında birer kutup yıldızı gibi parlayan, birbirinden usta, birbirinden kabiliyetli ve her şeyden önemlisi ruhu güzel insanlardı.
Vefatlarının üstünden uzun yıllar geçmiş olsa bile, ardında bıraktıkları filmleriyle, ölümsüz eserleriyle, benzersiz oyunculuklarıyla ve en önemlisi de o asil karakterleriyle hâlâ hayatımızın tam merkezindeler. Yoklukları, her fırsatta içimizde ince bir sızıyla uyanıyor; bizi kâh hüzünlü bir tebessümle ısıtıyor, kâh gözlerimizden süzülen iki damla yaşla baş başa bırakıyor.
***
Bir kere, bu ülkenin hafızasına kazınmış koskoca bir Yeşilçam gerçeği vardı. Jönlüğün tanımını yeniden yapan Taçsız Kral Ayhan Işık, sokaktaki insanı baş tacı eden Turist Ömer Sadri Alışık, neşenin ve ironinin simgesi Twist Kralı Öztürk Serengil, babacanlığın kitabını yazan Tonton Dedemiz Hulusi Kentmen ve Türk sinemasının bilge çınarı, Kel Mahmut’u Münir Özkul…
Sinemanın Sempatik Jönü İzzet Günay’dan Horoz Nuri Vahi Öz’e, salon beyefendisi Murat Soydan’dan Yeşil Çam’ın Altın Çocuğu Ediz Hun’a, duruşuyla döneme damga vuran Damat Ferit Tarık Akan’dan Türk Kahramanı Malkoçoğlu Cüneyt Arkın’a…
Türk sinemasını halkın bağrına taşıyan Tatar Ramazan Kadir İnanır ve İnek Şaban Kemal Sunal; dostluğun simgesi Güdük Necmi Halit Akçatepe, Badi Ekrem Şener Şen, komedi üstatları Zeki Alasya, Metin Akpınar; mizahın ve toplumsal eleştirinin usta yüzleri Çiçek Abbas İlyas Salman ve Darbukatör Bayram Müjdat Gezen… Bu isimler sadece birer oyuncu değil, her evin birer aile ferdiydi.
Ve elbette, sinemamızın ruhuna zarafet, asalet ve derinlik katan, gönüllerimize taht kurmuş efsane kadın oyuncularımız… Akıllara ilk gelen sinemamızın mihenk taşları, “Dört Yapraklı Yonca”larımız. Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit başta olmak üzere; canımızdan bir parça olan hepimizin Adile Teyzesi Adile Naşit, evimizin ablası Domates Güzeli Ayşen Gruda, ekranın neşesi Perihan Ablamız Perran Kutman, güzelliğiyle göz kamaştıran Cici Kız Gülşen Bubikoğlu, sinemaya cesur soluklar getiren Ay Kız Müjde Ar, Taçsız Kraliçemiz Ahu Tuğba, Afrodit Banu Alkan, Esmer Güzeli Oya Aydoğan ve Patroniçe Serpil Çakmaklı…
Bu efsane isimler, sinemayı sadece bir meslek olarak görmeyen, ona hayatını adayan ve bugün bile filmleri ilk günkü hayranlıkla izlenen Yeşilçam’ın gerçek mimarlarıydı.
Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan, sinemamızın haksızlığa karşı yükselen o gür sesi, "Tatar Ramazan"ı, Kadir Abisiyle bir kez daha acı bir şekilde gördük ki; artık bir devir tamamen kapanıyor. Ülkede sanat ve gerçek sanatçı, zamanın amansız çarkları arasında tek tek yok oluyor, yerleri ise ne yazık ki doldurulamıyor.
***
Şimdiki artistler ve aktrisler, ne yazık ki sabun köpüğü gibi sönüp giden dizilerde boy göstermekten, popülarite rüzgârıyla bol para kazanmaktan başka bir derinlik sunamıyorlar. Duyguların yerini reytinglerin, emeğin yerini dijital tıklanmaların aldığı; milyon dolarların döndüğü bu devasa sinema ve dizi sektöründe, nadir de olsa gerçek sanat kaygısı güden, mesleğine saygı duyan isimler hâlen mevcut. Fakat ne acıdır ki, onların sayısı da artık bir elin parmaklarını geçmiyor.
Bizler, o eski mahalle kültürünün, hilesiz sevdaların, karşılıksız dostlukların hasretiyle, perdedeki o devlerin gölgesinde büyüyen son şanslı nesiliz belki de. Ve o koca çınarlar birer birer çekilirken hayat sahnesinden, arkalarında bıraktıkları o büyük, o mağrur boşluk, şimdiki parıltılı ama ruhsuz dünyayla asla kapanmıyor.
Yeşilçam’ın ışıkları birer birer sönerken, geriye sadece parayı değil, ruhunu sanata feda etmiş o güzel insanların siyah-beyaz rüyaları kalıyor. Bizim payımıza düşense, o rüyayı bir ömür göğsümüzde taşımak ve her izlediğimizde o eksilmeyen buruk minnetle fısıldamak; “İyi ki geçtiniz bu dünyadan...”