Konut fiyatlarının neden yükseldiği uzun zamandır kamuoyunun en önemli gündem maddelerinden biri. Tartışmaların odağında ise çoğu zaman yüksek enflasyon, arsa maliyetleri, işçilik giderleri ve finansman sorunu yer alıyor. Ancak sektör temsilcilerinin dikkat çektiği bir başka önemli sorun daha var: Belediyelerde konut projelerinin ruhsat ve onay süreçlerinin bir yılı aşan gecikmelerle sonuçlanması.

Peki hiç düşündük mü? Bir projenin temelinin atılmasından önce geçen bekleme süresinin konut fiyatlarına ne kadar etki ettiğini gerçekten hesaplıyor muyuz?

Müteahhitler, hazırladıkları projelerin aylarca, hatta bazı durumlarda bir yıldan fazla süreyle onay beklediğini ifade ediyor. Bu süreçte sadece firmalar değil, konut sahibi olmayı bekleyen vatandaşlar ve ülke ekonomisi de önemli bedeller ödemiyor mu sizce?

Çünkü bekleyen sadece bir dosya değil. Bekleyen bir yatırım, bekleyen bir istihdam ve belki de yıllardır ev sahibi olmanın hayalini kuran bir ailenin umudu.

Bekleme süresi uzadıkça maliyetler katlanıyor. İnşaat malzemeleri sürekli zamlanıyor, kredi faizleri artıyor, işçilik giderleri yükseliyor. Müteahhit projeye başlayamadığı halde finansman yükünü taşımaya devam ediyor. Sonuçta bu artan maliyetler, ister istemez satış fiyatlarına yansıyor. Böylece geciken ruhsat süreçleri, konut fiyatlarını yükselten görünmeyen etkenlerden biri oluveriyor.

Bu durumun mağduru yalnızca müteahhitler de değil. Yeni konut arzı yavaşladıkça piyasadaki konut açığı büyüyor. Arzın talebi karşılayamaması ise hem satış hem de kira fiyatlarının yükselmesine neden oluyor. En büyük yükü ise ev sahibi olma hayali kuran vatandaşlar çekiyor.

Bu önemli konuyu aslında farklı bir açıdan da değerlendirmek gerekiyor.

Son yıllarda belediyelere yönelik yürütülen soruşturmalar, operasyonlar ve görevden almaların ardından belediye bürokrasisinde oluşan çekingenliğin de bu süreçleri etkilediği yönünde değerlendirmeler yapılabilir. Özellikle imar müdürlüklerinde görev yapan teknik personelin ve yöneticilerin, attıkları her imzanın ileride hukuki bir sorumluluğa dönüşebileceği endişesi var. Üstelik bu durumun yalnızca imar birimleriyle sınırlı olmadığı, birçok belediye müdürlüğünde benzer bir hassasiyetin oluştuğu da söyleyebilirim.

Asıl mesele denetim ile tıkanıklık arasındaki çizgiyi doğru çizebilmektir. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey denetimsizlik değil, hızlı ve şeffaf işleyen bir sistemdir.

Çünkü belediye koridorlarında bekleyen her proje, yalnızca geciken bir inşaat değil; ertelenen istihdam, yükselen konut fiyatı ve geciken hayatlar anlamına geliyor.

Ve belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Bekleyen gerçekten projeler mi, yoksa geleceğe dair umutlarımız mı?