İnsanlar korktukları için mi susar, yoksa sustukça mı daha fazla korkmaya başlarlar?
Korku, insanın doğasında bulunan en temel duygulardan biridir. Tehlike karşısında kendimizi korumamızı, önlem almamızı ve hayatta kalmamızı sağlar. Bu anlamda korku, insani ve doğal bir reflekstir. Ancak korkunun doğal sınırları aşarak insanın düşüncelerini, davranışlarını ve yaşam biçimini belirlemesiyle birlikte sorun da başlar.
Çünkü korkmak başka, korkuya teslim olmak başkadır.
İnsan bazen kaybetmekten, bazen yalnız kalmaktan, bazen geleceğinden, bazen de başına gelebileceklerden korkar. İşini, aşını, evini, ailesini, özgürlüğünü kaybetme endişesi insanın davranışlarını değiştirebilir. Önceleri rahatlıkla dile getirdiği düşüncelerini saklamaya, haksızlıklar karşısında sessiz kalmaya, itiraz etmekten kaçınmaya başlayabilir. İşte bu noktada bireysel korku, toplumsal bir soruna dönüşür.
KORKU BULAŞICIDIR!
Korkunun en tehlikeli yanı, zamanla toplumsallaşmasıdır.
Bir insanın korkması anlaşılabilir. Ancak bir toplumun büyük bir bölümünün düşüncelerini açıklamaktan, hakkını aramaktan, yanlışlara itiraz etmekten çekinmesi üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Korkunun egemen olduğu toplumlarda insanlar yalnızca kendilerini korumaya çalışırlar. Başkasının uğradığı haksızlık karşısında sessiz kalmayı tercih ederler. Çünkü müdahale ederlerse kendilerinin de hedef olabileceklerini düşünürler.
Böylece dayanışmanın yerini bireysel kurtuluş çabası, toplumsal sorumluluğun yerini kişisel güvenlik kaygısı alır.
Oysa bir toplumun gerçek gücü, yalnızca ekonomik zenginliğiyle veya sahip olduğu kurumlarla ölçülemez. Haksızlık karşısında kaç kişinin sesini yükseltebildiği, farklı düşüncelere ne kadar tahammül gösterdiği ve yurttaşların birbirlerine ne ölçüde güvenebildiği de önemlidir.
KORKU BİR YÖNETME ARACINA DÖNÜŞÜRSE…
Tarih boyunca korku, iktidar ilişkilerinde kullanılan önemli araçlardan biri olmuştur.
Topluma sürekli tehdit algısı sunmak, farklı düşünceleri tehlike olarak göstermek, eleştirenlerin başına gelebilecekleri hatırlatmak ve belirsizliği artırmak, insanları sessizliğe itebilen yöntemlerdir.
Burada asıl sorun, korkunun gerçek tehlikelere karşı doğal bir tepki olmaktan çıkarılıp toplumsal davranışları yönlendiren sürekli bir mekanizmaya dönüşmesidir.
Demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir. Demokrasi, insanların düşüncelerini özgürce açıklayabildiği, yönetenleri eleştirebildiği, hak arayabildiği ve hukukun güvencesi altında yaşayabildiği bir düzendir.
Bu ülkede yurttaşlar düşüncelerini açıklarken başlarına gelebilecekleri hesaplamak zorunda kalıyorsa, gazeteciler haber yaparken, akademisyenler bilimsel görüşlerini açıklarken, sanatçılar eserlerini üretirken veya kamu çalışanları düşüncelerini dile getirirken sürekli bir endişe taşıyorsa, burada özgürlüklerin toplumsal hayattaki karşılığını sorgulamak gerekir. (Devamı yarın)