Brezilya seçimleri, siyasette kutuplaşmanın ne kadar derinleştiğini bir kez daha ortaya koydu. Lula ile Jair Bolsonaro arasındaki yarış, yalnızca iki adayın mücadelesi değildi. Aynı zamanda ülkenin geleceğine ilişkin farklı siyasi ve toplumsal tercihlerin karşılaşmasıydı.
Lula’nın yeniden seçilmesi, sağın yükselişinin her ülkede aynı sonucu doğurmayacağını gösterdi. Seçmenler ekonomik koşulları, sosyal politikaları, liderlerin performansını ve kendi gelecek beklentilerini birlikte değerlendirerek karar verdi.
Buradan çıkarılacak sonuç, bir siyasi görüşün her koşulda kazanacağı değil; hiçbir siyasi hareketin toplumun desteğini kendiliğinden ve sonsuza kadar elinde tutamayacağıdır.
Üstelik demokrasinin asıl sınavı yalnızca seçimi kazanmak değildir. Kazananın kendisine oy vermeyenlerin de yurttaşı olduğunu kabul etmesi, hukukun üstünlüğünü gözetmesi ve toplumsal gerilimleri azaltması gerekir. Seçim sonuçları kadar, bu sonuçların ardından sergilenen tutum da önemlidir.
Sırbistan: Öğrenciler protestolarla siyaseti etkiledi
Sırbistan’daki gelişmeler ise farklı ve önemli bir toplumsal hareketlilik ortaya koyuyor.
1 Kasım 2024’te Novi Sad’daki tren istasyonunun giriş bölümündeki beton sundurmanın çökmesi sonucu 14 kişi yaşamını yitirdi. Kazada ağır yaralanan iki kişi daha sonraki aylarda hayatını kaybetti; böylece can kaybı 16’ya yükseldi. Olayın ardından öğrencilerin öncülük ettiği protestolar başladı. Göstericiler, sorumluların hesap vermesini, soruşturma ve kamu belgelerinin şeffaf biçimde açıklanmasını istedi.
Protestolar zamanla yolsuzluk iddialarına, kamu kurumlarının işleyişine, şeffaflık eksikliğine ve yönetim anlayışına yönelik daha geniş bir itiraza dönüştü. Öğrenciler ülke genelinde yürüyüşler, üniversite işgalleri ve blokajlar düzenledi.
Bu hareketin dikkat çekici yanı, gençlerin yalnızca sokaklarda slogan atmakla yetinmemesiydi. Siyasetin kendilerine kapalı olduğunu düşünerek kenara çekilmek yerine, kamuoyunu ve siyasi gündemi etkileyen örgütlü bir toplumsal aktöre dönüştüler.
Bu nedenle Sırbistan örneğinin önemi, doğrulanmamış bir seçim zaferinde değil; öğrencilerin hesap verebilirlik, şeffaflık ve adalet taleplerini ülke gündeminin merkezine taşımasında yatıyor.
Peki, Türkiye bu tablonun neresinde?
Brezilya’daki seçim sonuçları ve Sırbistan’daki öğrenci protestolarının Türkiye açısından da düşündürücü sonuçları var.
Ülkemizde gençlerin önemli bir bölümü gelecek kaygısı yaşıyor. Eğitimini tamamladıktan sonra iş bulamayan, emeğinin karşılığını alamayacağını düşünen, ekonomik bağımsızlığını kazanmakta zorlanan ve başka ülkelerde yaşamayı seçenek olarak gören gençlerin sorunlarını görmezden gelemeyiz. Ancak mesele yalnızca ekonomi de değil. Adalete güven, fırsat eşitliği, liyakat, düşünce ve ifade özgürlüğü de gençlerin geleceğe ilişkin kararlarını etkiliyor. Bir ülkede gençler çalışarak, üreterek ve hak ettikleri yerlere gelebileceklerine inanıyorlarsa orada gelecek umudu güçlenir. Buna karşılık, ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar sonuçların değişmeyeceğini düşünüyorlarsa toplumsal bağlar zayıflar.
Siyasetin görevi gençlere öğüt vermek değil, onların neden umutsuzlaştığını anlamaktır.
Üstelik gençlerin taleplerini dile getirmeleri, demokratik siyasetin bir tehdidi olarak değil, toplumun kendisini yenileme imkânı olarak görülmelidir. Eleştiri düşmanlık, itiraz ihanet, farklı düşünce ise tehlike olarak değerlendirildiğinde demokrasi güçlenmez; aksine daralır.
Elbette Sırbistan’daki öğrenci hareketinin deneyimini Türkiye’ye doğrudan uyarlamak doğru olmaz. Her ülkenin toplumsal yapısı, siyasi tarihi ve seçim koşulları farklıdır. Fakat gençlerin örgütlenmesi, ortak talepler etrafında buluşması ve demokratik yollarla değişim araması evrensel bir deneyimdir.
Türkiye’nin de bu deneyimden çıkaracağı dersler vardır.
Demokrasiyi yalnızca seçim günü sandığa gitmekten ibaret göremeyiz. Seçimler, halkın yönetime katılmasının temel araçlarından biridir; ancak demokratik yaşamın devamı, seçimler arasındaki dönemde de hukukun üstünlüğünün, özgürlüklerin ve hesap verebilirliğin korunmasına bağlıdır.
Bir iktidarın gücü, yalnızca parlamentodaki sandalye sayısıyla ya da devlet yönetimindeki olanaklarıyla ölçülemez. Toplumun güvenini ne ölçüde koruduğu, eleştirilere nasıl yanıt verdiği ve yurttaşların haklarına ne kadar saygı gösterdiği de en az bunlar kadar önemlidir.
Brezilya’da seçmenler 2022’de tercihlerini yaptı. Sırbistan’da ise öğrencilerin öncülük ettiği protestolar, siyasi dengeleri doğrudan değiştiren bir seçim zaferi ortaya koymamış olsa da yönetim anlayışına ilişkin güçlü bir toplumsal itiraz yarattı. Bu gelişmeler, farklı ülkelerde yaşayan insanların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmak istediklerini gösteriyor.
Hiçbir seçim sonucu tek başına bütün sorunları çözmez. Brezilya’da Lula’nın yeniden seçilmesi ülkenin bütün ekonomik ve toplumsal sorunlarının sona erdiği anlamına gelmiyor. Sırbistan’da da öğrenci protestolarının büyümesi, yolsuzlukla mücadele ve demokratikleşme taleplerinin kendiliğinden karşılanacağını garanti etmiyor. Asıl mesele, verilen sözlerin ve ortaya konan taleplerin ne ölçüde hayata geçirileceğidir.
Ancak bütün bunlara rağmen değişimin mümkün olduğunu görmek önemlidir.
Çünkü demokrasinin en temel güvencesi, halkın yönetenleri değiştirebileceğine ve yönetenlerden hesap sorabileceğine inanmasıdır.
Son söz: Gençlerin sesini duymayanlar, sandığın ve sokağın mesajını geç anlar
Brezilya’nın 2022 seçimleri ve Sırbistan’daki öğrenci protestoları bize şunu hatırlatıyor: Halkın iradesi, iktidarların kendilerini vazgeçilmez görmelerine karşı en önemli demokratik güvenedir.
Gençler kendilerine bir gelecek kurmak, adaletin işlediğini görmek ve karar süreçlerinde söz sahibi olmak istiyor. Onlara düşen yalnızca geleceği beklemek değil; demokratik haklarını kullanarak o geleceğin kurulmasına katılmak. Siyaset kurumlarına düşen ise bu talepleri bastırmak değil, anlamak ve karşılık vermek. Unutulmamalıdır ki hiçbir iktidar sonsuza kadar sürmez. Kalıcı olan, toplumun özgür iradesi ve demokrasiye duyduğu ihtiyaçtır.
Sandığın ve toplumun mesajını zamanında anlayanlar değişime öncülük eder. O mesajı görmezden gelenler ise değişimin neden geldiğini anlamakta geç kalırlar. Brezilya ve Sırbistan’dan yükselen ses, bütün dünya siyasetine aynı soruyu yöneltiyor:
Halkın güvenini kaybedenler, yalnızca iktidarlarını mı kaybederler, yoksa toplumla aralarındaki bağı da mı kaybederler?