Dün söylediklerini bugün inkar edenler, makam uğruna ilkelerinden vazgeçenler ve kamu gücünü kişisel çıkarlarının aracı haline getirenler öylesine çoğaldı ki, siyasete giren birinin temiz kalması neredeyse olanaksız.

Siyasette her şey değişebilir mi?

Dün savunduğumuz değerleri bugün terk edebilir, dün ağır sözlerle eleştirdiğiniz insanlarla ertesi gün aynı safta yer alabilir miyiz?

Elbette insanlar düşüncelerini değiştirebilirler. Siyasi tercihler de zaman içinde değişebilir. Ancak bütün bunların bir sınırı, bir ahlaki ölçüsü ve topluma karşı bir açıklama sorumluluğu olmalıdır.

İşte bu sınırın adı siyasi etiktir.

Bugün Türkiye siyasetinde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, belki de tam olarak budur: Siyasetçinin yalnızca ne söylediğine değil, söyledikleriyle yaptıklarının ne kadar örtüştüğüne bakmak gerekir.

Çünkü siyaset, sadece bir makam elde etme yerişi değildir. Siyaset, topluma karşı sorumluluk üstlenmektir. Seçmenin verdiği yetkiyi kişisel çıkarların değil, ortak yararın hizmetine sunmaktır.

Ne yazık ki siyasi tartışmalarımızda çoğu zaman ilkelerden çok pozisyonları, fikirlerden çok hesapları, kamu yararından çok siyasi kazançları konuşuyoruz.

Siyasi etik tartışmalarını güncel gelişmelerden bağımsız düşünmek mümkün değil. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın CHP’den ayrılarak önce bağımsız kalacağını söyleyip ardından 7 Ekim 2026 da AK Parti’ye katılması, bu tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.

Tugay, kararını merkezi hükümetle daha uyumlu çalışarak İzmir’in sorunlarını çözme düşüncesiyle açıkladı. Bu gerekçe, elbette kendi değerlendirmesi olarak ele alınmalı ancak seçmenin de bu tercihin siyasi ve etik boyutlarını sorgulama hakkı vardır.

Burada mesele, bir siyasetçinin parti değiştirmesini peşinen yanlış ilan etmek değildir. Asıl mesele, seçmenin kendisine hangi siyasi kimlik ve vaatler üzerinden yetki verdiği, siyasetçinin daha sonra aldığı kararın bu temsil ilişkisini nasıl etkilediğidir.

Siyasette hafıza kaybı olmaz.

Siyasetçinin geçmişte söylediği sözler, bugün verdiği kararları değerlendirebilmemiz için önemli bir ölçüttür. Dün bir uygulamayı demokrasiye aykırı bulup bugün aynı uygulamayı savunuyorsa, seçmenin bunun nedenini sorması doğaldır.

Dün kamu kaynaklarının kullanımını eleştirip bugün aynı konuda sessiz kalanlara da sorulmalıdır. Değişen ne oldu?

Bu soruları yalnızca iktidar mensuplarına yöneltmek de yeterli değildir. Muhalefet de kendi içinde aynı etik ölçütleri uygulamak zorundadır. Kendi partimizdeki yanlışları görmezden gelip karşı partideki benzer davranışları eleştirmek, etik bir davranış değil, siyasi tarafgirliktir. Çifte standart, siyasetin güvenirliğini aşındırır.

Üstelik siyasi etik yalnızca parti değiştirmekten ibaret değildir. Kamu ihaleleri, belediye harcamaları, siyasi bağışlar, çıkar çatışmaları, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik de bu alanın ayrılmaz parçalarıdır.

Kamu kaynakları hiç kimsenin kişisel mülkü değildir. Kamu görevi, kişisel zenginleşmenin veya siyasi yakınlıkların ödüllendirildiği bir alan olarak görülemez. Her kuruşun hesabı verilebilmeli, her iddia somut kanıtlarla araştırılmalı, her sorumluluk hukuk çerçevesinde belirlenmelidir.

Bir suçlamanın varlığı suçluluk anlamına gelmediği gibi, siyasi kimlik de kimseye dokunulmazlık sağlamamalıdır. Etik, önce insanın kendisine uyguladığı ölçüdür.

Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca siyasetçilerin birbirlerini suçladığı yeni tartışmalar değildir. İhtiyacımız, siyasi kimliğe göre değişmeyen ortak kurallardır.

Siyasi etik konusunda bağlayıcı ve etkili mekanizmalar kurulmalı; siyasetçilerin mal varlıkları, çıkar ilişkileri ve kamu kaynaklarını kullanma biçimleri şeffaflık ilkesi doğrultusunda denetlenmelidir.

Nitekim 2026 yılında TBMM’ ye sunulan Siyasi Etik Kanunu Teklifi’nin komisyonda bulunması da konunun kurumsal düzeyde tartışıldığını gösteriyor. Önemli olan, bu tartışmanın sonuçsuz kalmaması ve hesap verebilirliğin kağıt üzerinde bir ilke olmaktan çıkmasıdır.

Ancak hiçbir yasa tek başına ahlak yaratamaz. Yasalar kuralları belirler; o kuralları yaşatacak olan siyasi irade, toplumsal denetim ve yurttaşların kararlılığıdır.

Siyasetçilerden dürüstlük bekleyen toplum, kendi desteklediği siyasetçinin yanlışını da görebilmelidir. Demokrasi, yalnızca bizim gibi düşünenlerin haklarını savunmak değildir. Demokrasi, herkes için geçerli olan kuralları savunabilmektir.

Sonuçta mesele, hangi partinin kazandığı ya da hangi siyasetçinin hangi makama geldiği değildir. Mesele, siyasetin hangi değerler üzerinde yükseldiğidir.

Çünkü makamlar geçicidir. Partiler değişir, iktidarlar değişir, siyasi dengeler değişir. Fakat toplumun adalet, dürüstlük ve güven arayışı değişmez.

Öyleyse soralım: Siyasette etik mi kaldı?

Belki de asıl soru şudur: Siyasi etik değerlerden uzaklaşanları sorgularken, kendi tarafımızdaki yanlışları sorgulamaya ne kadar hazırız?

Bu soruya dürüstçe yanıt verebildiğimiz gün, siyasette etik üzerine konuşmaya gerçekten başlamış olacağız.

AYHAN ONGUN(Gazeteci-Yazar) 12.10.2026/BODRUM