Evlilik süreci, beraberinde birçok sorumluluğu da getiriyor. Evlenecek çiftler, düğün-dernek kurulmadan önce aile büyüklerince mutlaka uyarılır. Bu uyarıların temelinde de aile bağları olduğu için, klişe haline gelen bir konuşma yapılır. Nedir o konuşma? ‘Bak oğlum veya kızım. Sadece siz değil, aslında iki aile evleniyor. Bunu sakın unutmayın! O yüzden, birbirinize olan hal ve davranışlarınızda her iki aileyi düşünerek hareket edin’ derler. Ama bir gerçek var ki, asıl hedef ‘Gelin’dir. Adeta kurban seçilircesine bütün bu konuşmalar, hafif tehdit kokan uyarılar yeni geline yöneliktir. Peki, nedir bu uyarılar, ‘Aman kızım! Kocanla iyi olmak istiyorsan, mutlu bir yuvan olsun istiyorsan kaynananla iyi geçin. Ona saygı, sevgi ve hürmette sakın ola kusur etme’ denir. Denir ama…
Eşlerin, aileleri ile uyumlu iletişim kurması mutlu evliliğin anahtarlarından biri olsa da, gelin-kaynana çatışmaları günümüzün en yaygın sorunu olmaya devam ediyor. Yüzyıllardır devam eden ‘Gelin-kaynana’ çatışmalarına kim çare bulmuş ki? Hayatta bazı şeylerin önüne geçilemez ve düzelmesi imkânsız gibi görünür. Bana göre, bu konunun da önüne geçilemez. Çok iyi anlaşan, aralarından su sızmayan ‘Gelin-kaynana’ da olsa, mutlaka bir pürüz çıkar. Bu durum damat ve gelini ne kadar zor duruma düşürse de, hep kaynananın dediği olsun istenir. Ne yapılırsa yapılsın, nasıl davranılırsa davranılsın bir memnuniyetsizlik, bir tatsızlık olur. Evin oğlunun, yaban ellere gittiğini düşünen kaynana gurubundan kaynaklandığı bilinen bu hadiseler birçok filme, hikâyeye, fıkralara konu olmuştur. ‘Gelin-kaynana’ tiplemelerine ibretlik olacak bir hikâyeyi sizinle paylaşmak isterim.
***
Günün birinde güzel bir genç kız, sevmiş olduğu insanla evlenir. Aynı evde kocası ve kaynanası ile beraber yaşamaya adım atar. Oldukça mutludur, fakat kaynanası ile geçinememeye başlar. Dönem farkı sebebiyle, kişilikleri tamamen farklıdır. Bu yüzden ve daha birçok ufak sebeple her gün kavga edip, tartışırlar. Kocası da, anası ve karısı arasında kalmaktan sıkılmış, mutsuz olmuştur.
Genç kız, ‘Bu şekilde gitmez, bir şeyler yapmam gerek!’ diye düşünür. Eski bir tanıdıkları olan baharatçıya gider ve derdini ona anlatır. Yaşlı adam baharatlardan bir karışım hazırlar, kaynanasını zehirlediği belli olmasın diye der ki; ‘Bu karışımı 3 ay süresince her gün kaynanan için yaptığın yemeklerin içine azca bir miktar koyacaksın. Kimsenin şüphelenmemesi için ona fazlaca iyi davranmalı, onun en sevmiş olduğu güzel yiyecekleri yapmalısın’ der.
Mutluluk içinde evine dönen genç kız, yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Her gün kaynanasının sevmiş olduğu en güzel yiyecekleri yapar. Kaynanasının yemeğine azca oranda zehri damlatır! Kimse şüphelenmesin diye de ona fazlaca iyi davranır. Bir süre sonra kaynanası fazlaca değişmiş olur ve ona kendi kızı gibi davranır. Evde artık herkes mutludur. Genç kız yavaş, yavaş suçluluk duymaya başlar. Pişman bir vaziyette baharatçı dükkânının yolunu tutar. Yaşlı adama, şu ana kadar kaynanasına verdiği zehrin tesirini yok edecek panzehir için yalvarır. Kaynanasının ölmesini artık istememektedir. Baharatçı adam, yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran genç kıza bakar, gülmeye başlar ve der ki; ‘Merak etme, sana verdiğim karışım çeşitli vitaminler içeriyordu. Aslında kaynananı daha da güçlendirdin. Gerçek zehir ise senin ile kaynanan arasındaydı. Sen ona iyi davrandıkça, o da değişti ve aranızdaki zehir yerini sevgiye bıraktı. Böylece siz gelin-kaynana değil, gerçek bir ana-kız oldunuz’ der.
***
Eskilere dayanan bu hikâyeden gelin ve kaynanaların ders çıkarması gerekir. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil elbet. Ama birbirimize karşı saygı duymak ve bu saygıyı göstermek durumundayız. Birbirinizi sevmek için vakit ayırıp, buna müsaade ederseniz, bu tür nahoş olaylara hiç girmek zorunda kalmazsınız. Özellikle gelin-kaynana ilişkilerinde bu durum daha da belirgin bir hal almıştır. Hikâyede geçen baharatçının, gözünü kan bürüyen geline uyguladığı taktik ne güzel de tutmuş öyle değil mi? Kendi içimizdeki zehirlerin panzehiri, birbirimize daha fazlaca sevgiyle yaklaşmaktır. Ama ben yine de; yazımın başlığında olduğu gibi, ne olursa olsun ‘Gelinler-kaynanalar, bitmez bu kavgalar…’ diyorum!