Öğretmen öğrencisine mi?
Büyükler küçüklere mi?
Ya da; anne , baba çocuğuna mı?
Kim kime ders verir?
Y da nasıl ders verir?
Bilgi dağarcığını karşısındakine aktararak mı?
Yaşadıklarından örnekler vererek mi?
Yoksa; inanmadığı halde kendisine “müfredat” diye verilen bilgileri aktararak mı?
Ne kadar çok soru sordum değil mi?
Bu sonuncusu ile birlikte 10 oldu galiba.
Yine de çok sayılmaz.
Çünkü ben “kim kime ders verir ve nasıl ders verir”in cevabını ararken karalama defterine sadece bir “on değil, onlarca” soru yazdım.
Belki iki saat boyunca, kim, nerede, nasıl’ın cevaplarını aradım kendi kendime.
Tam “edebi bir çalışma olacak” dediğim sırada torunum Ezgi “Dur… Sana, küçük bir çocuktan büyüklere verilen bir hayat dersi hikayesi anlatayım” dedi.
Buyur buradan yak.
Ben okurlarıma “kim kime nasıl ders verir”i anlatırken, çocuğumun çocuğundan bir “hayat dersi” anekdotu alıyorum.
Ama hikayeyi sevdim.
Sanırım siz de beğeneceksiniz.
Çünkü; bu hikaye bizlere, zaman zaman bazı olayların ardındaki gerçeği görmeden, karar vermemeyi, öfkelenmemeyi, hemen hücuma geçmeden, aynanın öbür yüzüne de bakmayı hatırlatıyor .
***
Genç ve başarılı bir polis şefi idi.
Her sabah olduğu gibi, o gün de son model arabası ile işine gitmek üzere evinden ayrıldı.
20 kilometrelik yolu biraz kısaltabilmek için mahalle aralarına girdi.
Dar sokaklara park etmiş arabaların arasından, yola fırlayan bir hayvan, ya da çocuk olabilir düşüncesi ile oldukça dikkatli hareket ediyordu.
Ama o da ne?
Arabanın kendisinden taraftaki ön kapısına irice bir çakıl taşı çarptı.
Sokurdanarak frene bastı.
Sonra taşın geldiği boşluğa doğru geri geri gitti.
Çok sinirlenmişti.
Taşı atan çocuğu, kucakladığı gibi arabanın gövdesine yapıştırdı.
“Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri, neden arabama taş attın?
On yaşlarında çelimsiz bir çocuktu.
Hiç direnmedi, çırpınmadı.
Sadece boynunu büktü ve mırıldandı;
“Özür dilerim abi..Dikkatini nasıl çekeceğimi bilemediğim için sana taş attım.
Bu açıklama genç polisi tatmin etmedi.
“Eğer dikkatimi çekmek istiyorsan bana elinle işaret edebilirdin”
Yere indirdiği çocuk, savunmasına devam etti.
“Bütün çabama rağmen, hiçbir araba işaretimi ciddiye alıp durmadı. O yüzden size taş atmak zorunda kaldım”
Karşısındakinin “peki neden?” demesine fırsat vermeden de konuşmasına devam etti.
“Ağabeyim şu direğin yanında, yüzükoyun yerde yatıyor..Ağzı burnu suya geldiği için, nefes almakta zorlanıyor…Tekerlekli sandalyesi ile yokuştan yuvarlandı ve ben onu tek başıma kaldıramıyorum..Benim için çok ağır, galiba yaralandı”
Genç polis bir anda duygulandı.
Çocuğu teselli etmek için birkaç kelime mırıldandı.
Ama baktı ki , o kendisini dinlemiyor, sadece hıçkırarak ağlıyordu.
Boğazındaki düğümden, yutkunarak kurtulmaya çalıştı.
Sonra yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp, sandalyesine oturttu.
Cebinden mendilini çıkartıp yara ve sıyrıklarını dikkatlice sildi.
Küçük çocuk ağlamaklı bir sesle; ağabeyi ise sadece mırıldanarak ona teşekkür ettiler.
İki kardeşe cevap veremeyecek kadar duygulanmış olan polis memuru ağabeyinin sandalyesini iterek uzaklaşan çocuğun arkasından bakakaldı.
Kaç dakika olduğunu bilmediği bir süre dondu kaldı, olduğu yerde.
Sonra arabasına döndü.
Taşın kapıda bıraktığı ize bakmadı bile.
Ve o izi, hiçbir zaman tamir ettirmedi.
O izi, yüreğine fısıldayan bir mesaj olarak kabul etti;
“Hiçbir zaman yaşamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için, birilerini sana taş atmaya mecbur bırakacak kadar hızlı gitme. İçindeki bu ilahi fısıltıyı dinlemek için vakit yaratamazsan eğer, birileri belki de kafanı kıracak bir taşla uyarabilir seni.
Sözün özü şu ki;
Ders almasını bilmek, taşı beklemekten daha kolaydır.