Türkiye 1923’te tarih sahnesine gökten inmedi. Rejim değişti, sınırlar daraldı, başkent taşındı; fakat millet, devlet hafızası ve kurumların birikimi ortadan kalkmadı. Bugünkü bazı anayasal kurumlarımızın kuruluşunu Cumhuriyet öncesi, hatta kara kuvvetlerimiz gibi milattan önceye kadar götürmesi bile bu devamlılık iddiasının somut bir göstergesidir.

Bu devamlılık Türkiye’ye yalnız şanlı hatıralar değil, tarihî bir sorumluluk da yükler. Atalarımızın fetih ideali, kendi dünyasında yalnızca toprak kazanmak değildi. Bir şehir surlarına bayrak dikildiğinde değil; yolu emniyete kavuştuğunda, çarşısında ölçü korunduğunda, mazlumlar mahkemede sesini duyurabildiğinde, köprü, çeşme, medrese ve imaretle hayat güzelleştiğinde gerçekten fethedilmiş sayılırdı. Fethin meşruiyetini kalıcı kılan kılıç değil, ardından kurulan adalet düzeniydi.

Elbette altı asırlık bir imparatorluğun her seferinin, her yöneticisinin ve her uygulamasının bu ideale eksiksiz uyduğunu söylemek tarih değil hamaset olur. Fakat bir medeniyet, kusursuzluğu kadar kendisine koyduğu ölçüyle de anlaşılır. Osmanlı’nın kendisine koyduğu ölçü nizam, adalet ve imardı. Bosna’nın fethinden sonra Fransisken din adamlarına koruma sağlayan ahidname de Antakya’dan Mostar’a kadar cami, kilise ve sinagogları yan yana yaşatan şehir dokuları da bu iddianın izleridir.

Üstelik “fetih” kelimesinin kökünde açmak vardır: Yol açmak, gönül açmak, adaletin önünü açmak… Hudeybiye’de bir kale düşmediği, bir ülke ele geçirilmediği hâlde yapılan barış antlaşmasının “apaçık fetih” olarak anılması boşuna değildir. Demek ki fetih düşüncesi, kendi tarihî anlamı içinde bile yalnız askerî yöntemle sınırlı değildir.

Bugün ise devletler hukukunun ve insanlık tecrübesinin vardığı yer açıktır: Kuvvet kullanarak toprak kazanmak meşru değildir. Bunun yanında yöntemin değişmesi mefkûrenin terk edilmesi anlamına gelmez. Zamanın ruhu, kılıcın yerine hukuku; kalenin yerine kurumu, garnizonun yerine hastaneyi, okulu ve arabuluculuk masasını koymuştur. Dün bir yolu eşkıyadan temizlemek adalet hizmetiydi; bugün bir savaşın taraflarını aynı masaya oturtmak, bir salgında hastane kurmak veya bir gencin eğitim yolunu açmak aynı ahlaki gayenin çağdaş karşılığıdır. Bu, yalnızca “yumuşak güç” hesabı değil; karşılığında itaat değil ortak iyilik arayan bir medeniyet sorumluluğudur.

Dünyanın son asrı da gösterdi ki kalıcı tesir için sınır büyütmek gerekmiyor. Japonya savaş sonrasında teknoloji, üretim disiplini ve kalkınma iş birliğiyle; Güney Kore kültür, eğitim ve sanayiyle; Almanya ise kurumlar, mesleki eğitim ve ekonomik ortaklıklarla kendisine geniş bir itibar alanı kurdu. Hiçbiri bu tesiri yeni topraklar ilhak ederek elde etmedi. Türkiye’nin de farkı, bu çağdaş araçları vakıf, imaret, ahidname ve adalet dairesinden gelen kendi medeniyet diliyle birleştirebilmesidir.

Bunun çarpıcı örnekleri önümüzdedir. Savaşta yıkılan Osmanlı yadigârı Mostar Köprüsü, uluslararası iş birliğiyle yeniden inşa edildi; UNESCO bugün onu uzlaşmanın, çok kültürlü hayatın ve birlikte yaşamanın simgesi sayıyor. Köprüye yeniden Osmanlı sancağı dikilmedi ama köprünün taşıdığı birleştirme fikri yeniden ayağa kaldırıldı. Bazen bir mirasa sahip çıkmanın en güçlü yolu, ona yeniden hükmetmek değil, yapılış amacına uygun olarak yeniden insanları buluşturmasını sağlamaktır.

Türkiye’nin Somali’deki varlığının hafızalarda bıraktığı iz de bir başka örnektir. Türkiye orada toprak almadı. Hastane kurdu, sağlık çalışanı yetiştirdi, kalkınma ve eğitim projeleri yürüttü. TİKA’nın bugün 170’i aşkın ülkede 33 binden fazla projeye ulaşması, bir devletin sınırlarını değiştirmeden tesir ve iyilik alanını nasıl genişletebileceğini gösteriyor. Türkiye ile Finlandiya’nın 2010’da Birleşmiş Milletler çatısı altında başlattığı “Barış İçin Arabuluculuk” girişiminin onlarca ülke ve uluslararası kuruluşu bir araya getirmesi de aynı anlayışın diplomatik yüzüdür.

Öyleyse Osmanlı’nın ardından kalan insanlara ve eserlere sahip çıkmak, eski haritaları yeniden masaya sermek değildir. Arşivleri hak sahiplerine açmak, vakıfları ve mezarlıkları korumak, Türkçeyi ve akraba toplulukların kendi dillerini yaşatmak ve geliştirmek, okul ve öğretmen desteklemek, öğrencilere eğitim verip kendi yurtlarında güçlenmelerini sağlamak, mülkiyet ve cemaat haklarını uluslararası hukukta savunmak gerekir. Bu insanlar bir imparatorluğun elde tutulacak bakiyesi değil, dayanışma kurulacak eşit muhataplarıdır.

Bunun için dağınık faaliyetleri ortak hedefe bağlayan bir “Tarihî Topluluklar ve Ortak Miras Stratejisi” gerekir. Dışişleri, TİKA, YTB, Yunus Emre Enstitüsü, Vakıflar ve Devlet Arşivleri aynı envanter ve eylem planıyla çalışmalıdır. Hangi okulların kapandığı, hangi vakıf mülklerinin dava konusu olduğu, hangi mezarlıkların tahrip edildiği ve gençlerin eğitime erişiminde nerelerde sorun yaşandığı ortak bir veri tabanı üzerinden izlenmelidir. Böylesi bir mefkûre ancak bütçesi, takvimi ve hesabı olan bir devlet politikasına dönüştüğünde kalıcıdır.

Bu mirasın yalnız Türk ve Müslüman unsurlardan ibaret olmadığını bilmek de iddiayı küçültmez, aksine büyütür. Cihana adalet ve güzellik yayma mefkûresinde artık yöntem haritayı büyütmek değil; güveni, bilgiyi, refahı ve adaleti büyütmektir. Dün fetih bir şehrin kapısını açıyordu; bugün okulun, hastanenin veya barış masasının yolunu açabilir. Mefkûre aynı kalmış, ona ulaşmanın vasıtaları değişmiştir. Modern çağın fethi, iyiliğin tesir alanını genişletmektir.