Geçen hafta akşamüstü Asi'nin kenarında yürümüştüm. Nehir yatağı genişletilmiş ve kendini toplamaya çalışan bir halde iken; kenarındaki mahalleler hâlâ hızlı yapılaşma halindeydi. Belediye meydanı ve uzun çarşı merkezli yeniden başlayan hareketlilik tabi ki depremden önceki Antakya’ya benzemiyordu — ama enkaz altındaki Antakya da değildi. Belirsizlikle mücadele eden, kıpırdanan, hâlâ tamamlanmamış ama nefes alan bir şehir vardı. Memleketin son yıllarda hak ettiği kadar konuşulmayan hikâyesi de, sanıyorum, burada saklı.

Bu hafta dünya da bunu fark etmiş görünüyor. Türkiye'nin COP31 dönem başkanlığı kapsamında düzenlenen "Dirençli Şehirler" programı için ondan fazla ülkenin bakanı, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği'nin üst düzey temsilcileri Hatay'da buluştu. Toplantının kapanışında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, "Hatay Deklarasyonu" adıyla anılacak bir metni dünyaya açıkladı. Deklarasyon, afet sonrası toparlanmayı yalnızca bir mağduriyet öyküsü olarak değil; dirençli, düşük karbonlu, kapsayıcı bir şehirleşme için fırsat olarak çerçeveliyor. Hatay'ın iki yıl önceki hâlini hatırlayan biri için bu satırların yazılabiliyor olması bile başlı başına bir hadisedir.

Rakamları sıralamak gerek. Bakan Kurum, 6 Şubat 2023 depreminin ardından 11 ilde 455 bin konut ve iş yerinin tamamlanıp hak sahiplerine teslim edildiğini açıkladı. Bu rakamı hızlıca okuyup geçmek hata olur; modern dünya tarihinde bu hızda ve bu ölçekte konut teslim eden ülke sayısı tek elin parmaklarını geçmez. Arnavutluk Çevre Bakan Yardımcısı'nın Hatay'da söyledikleri de tesadüf değil: "Bunu sadece Türkiye yapabilirdi." Eleştirel bir göz bu cümleyi diplomatik nezaket olarak okuyabilir; ama sahaya çıkan, çıkış noktasının ne kadar dipte olduğunu bilen herkes, övgünün hak edilmiş kısmını teslim eder. Hatay'ın hikâyesi, partiler üstü bir başarı olarak okunmayı hak ediyor — öyle de okunmalı.

Yine de elbette Hatay henüz "tamam" değil. Adana'dan Hıdırellez için kafileler hâlinde gelen tur kaptanlarının söyledikleri önemli: İskenderun'un yeniden inşa edilen 3,5 kilometrelik sahili büyük ilgi görmüş; ama Antakya'da altyapı çalışmaları hâlâ sürüyor, yolların durumu tur taleplerini olumsuz etkiliyor. Bu cümle bir sitem değil, bir hatırlatma. Şehrin omurgası kuruldu; ancak sokağın hücreleri — bakkalı, fırını, manavı, kuyumcusu — yerli yerine oturmadan inşa tamamlanmış sayılmaz. İnşa betonla başlar; mahallesiyle biter.

Şehrin ruhunu taşıyan Antakya'nın yüzyıllardır taşıdığı o eşsiz çok kültürlü dokunun fiziksel mekânları depremde ağır yara aldı. Büyükşehir Belediye Başkanımız Mehmet Öntürk geçen hafta Hatay’ı Hatay’da tutmamız lazım vurgusuyla açık bir çağrı yaptı: "Dışarıda olan kardeşlerimiz artık yavaş yavaş dönsünler. Evlerine, iş yerlerine sahip çıksınlar." Bu çağrının altını kalın kalın çizmek lazım. Çünkü Hatay'ı Hatay yapan binalar değildi; o binaların içinde yan yana yaşamayı becerebilen insanlardı. Künefenin kebabın tadı, ustanın yıllarca aynı usülde pişirip aynı reçeteyi uygulamasından gelir; bunu yeniden şehre taşımak inşaat değil, sabır işidir.

İyimser olmak için sebepler de çoğalıyor. Hatay Havalimanı'nın depremde ağır hasar gören pistinde — yer yer bir buçuk metreye varan oturmalar yaşanmıştı — kapsamlı çalışmaların 2026 içinde tamamlanması hedefleniyor. Dünyanın en büyük mozaik müzesi olan Hatay Arkeoloji Müzesi'nin bazı bölümlerinin yıl bitmeden ziyarete açılması bekleniyor; bu, Antakya turizmini yeniden ayağa kaldıracak en sembolik adım olabilir. İskenderun-Antakya Otoyolu'nun temelinin atıldığını, deprem konutu bağlantı yollarının büyük bölümünün tamamlandığını da eklemek gerek. Bunların her biri ayrı ayrı küçük zaferler; bir araya geldiğinde Vali Mustafa Masatlı'nın söylediği gibi "21'inci yüzyıla yakışır" bir şehir tablosunun parçaları hâline geliyor.

Bir dipnot daha... Yeniden inşa, tabelaların asılması ve kurdelelerin kesilmesiyle bitmiyor. Yeniden inşa; çocuğun konteynerden çıkıp kendi odasında uyuyabilmesi, esnafın akşamüstü dükkânının önüne sandalyeyi atıp komşusuyla muhabbet edebilmesi, gencin "burada bana iş var" diyebilmesi demek. Bu nedenle Hatay Deklarasyonu'nun "insan odaklı" vurgusu kâğıt üzerinde kalmamalı. Konutun yanında okul, okulun yanında hastane, hastanenin yanında kütüphane gerekiyor; üstelik sürdürülebilir, enerji verimli, sıfır atık standartlarında. Bakan Kurum'un anlattığına göre yapılan yarım milyona yakın evin tamamı bu kriterlere uyumlu tasarlandı — büyük bir iddia. Sahada karşılığını bulması için yıllar içindeki bakım, denetim ve mahalle kültürünün yeniden şekillenmesi gerekecek.

Yine Asi'ye dönersek... Bu nehir, adından da anlaşılacağı üzere "ters akar"; coğrafyanın alışılagelmişine başkaldırır gibidir. Hatay da öyle. Üç yıl önce çoğumuzun "buradan nasıl çıkılır?" diye sorduğu şehir, bugün dünya bakanlarına dirençli şehir modeli sunan bir vitrine dönüşmüş durumda. Hatay artık afet kenti değil; afet sonrası kent. Aradaki fark küçük bir edat değil; bir iradenin, emeğin ve sabrın ortak imzasıdır. Eksikleri görmezden gelmek bu emeğe haksızlık olur; başarıları küçümsemek de aynı derecede haksızlıktır. Hatay'ın hikâyesi henüz tamamlanmadı — ama Asi'nin suları her geçen ay biraz daha berraklaşıyor. Geriye, dışarıdaki Hataylıların evlerine dönmesi, döndüklerinde de o eski komşuluğu yeniden kurmaları kalıyor. Bu da, hiçbir bakanlığın tek başına yapamayacağı, ancak şehrin kendi insanının gerçekleştirebileceği bir iştir.