Depremin üzerinden üç yıl geçti. Haberler azaldı, kameralar başka şehirlere döndü, ülkenin gündemi başka başlıklarla doldu. Bu olağan. Ama tam da böyle zamanlarda, uzaktan bakmanın yarattığı bir yanılgı başlıyor. İnsan zihnindeki temenniye kolay ikna oluyor.

Yükselen blokları, çalışan iş makinelerini, açılan geçici çarşıları görünce içinden hemen şu cümle geçiyor: “Demek ki şehir toparlanıyor.” Oysa Hatay bugün bize tam tersini düşünmeyi öğretiyor. Bir şehirde şantiyelerin artması, hayatın da aynı hızla yerine oturduğu anlamına gelmiyor.

Evet, ortada inkâr edilemeyecek büyük bir çalışma var. Her bir yanda yollar açılıyor, yeni yapılar yükseliyor, teslimler yapılıyor. Bu emeği görmemek haksızlık olur.

Ama bütün bu tabloya rağmen asıl soru hâlâ yerinde duruyor: Hayat gerçekten normale dönüyor mu? İnsanlar burada yeniden yaşamak istiyor mu? Sabah kepenk açan esnafın yüzünde yalnızca yorgunluk mu var, yoksa biraz güven de var mı? Aileler çocuklarını büyütürken sadece bugünü atlatmayı mı düşünüyor, yoksa yarına dair bir umut da taşıyabiliyor mu?

Çünkü şehir dediğimiz şey yalnızca yapılan işten ibaret değildir. Çok blok yükseltebilirsiniz, çok sokak açabilirsiniz, çok anahtar dağıtabilirsiniz. Ama insanın içindeki kırılma, duvardaki çatlak kadar hızlı kapanmaz. Şehir sahada bir şekilde yeniden kurulur; ama mahalle hissi daha yavaş geri gelir. İnşaat tamamlanır, ama ev duygusu gecikir. İşte Hatay bugün biraz da bu gecikmenin içinde yürüyor.

Geçen şubat ayında TEPAV’ın yayımladığı değerlendirme de tam bu noktaya işaret ediyordu. Şehirde deprem sonrası yoğun bir fiziki hareketlilik var; ama bunun yerel üretimi, küçük işletmeleri ve hanehalkının gündelik huzurunu aynı ölçüde güçlendiren kalıcı bir toparlanmaya henüz tam dönüşmediği vurgulanıyordu.

Bu tespit önemli. Çünkü bize şunu hatırlatıyor: Bir şehrin gerçeği, sadece yapılan konut sayısında değil; orada yaşayan insanın geçim duygusunda, iç huzurunda ve yarına nasıl baktığında da saklıdır.

Hatay’daki geçici prefabrik çarşılar bu açıdan çok şey anlatıyor. İl genelinde 51 geçici prefabrik çarşıda 6 bin 180 iş yerinin kurulmuş olması, hayatın tamamen askıya alınmaması için önemli bir köprü oldu. Bunlar elbette kalıcı çözüm değil. Ama şehrin tümden sessizleşmesini, esnafın bütünüyle kopmasını, gündelik akışın dağılmasını önlediler.

Bazen geçici tedbirler, o anın en gerçek ihtiyacıdır. Kusurludur belki, ama canlıdır. Ve bazen kusurlu ama canlı bir yer, mükemmel ama sessiz bir plandan daha kıymetlidir.

Yine de geçici olan bir yere kadar taşır. Bir noktadan sonra insan kalıcı bir ritim ister. Çünkü şehir, sadece yükselen yapılarla değil, geri gelen alışkanlıklarla şehir olur. Aynı bakkala uğramak, tanıdık bir sokaktan geçmek, sabah açılan dükkânların insana güven vermesi, akşam eve dönerken şehrin yabancı gelmemesi…

Bunlar da en az yeni yapılar kadar önemlidir. Hatta bazı zamanlarda daha da önemlidir. Çünkü insan bir şehre önce duvarlarıyla değil, ritmiyle bağlanır.

Bu yüzden Hatay hakkında konuşurken gerçekçi olmak gerekiyor. Bu şehre dair en iyi yaklaşım, sadece iyi dileklerde bulunmak ya da maddi destek sağlamak değil; onu bütün yönleriyle doğru görebilmektir. Ne sürekli karamsar bir dil fayda sağlar ne de her şeyi yoluna girmiş gibi anlatan bir iyimserlik.

En doğru yaklaşım, ortaya konan büyük emeği teslim ederken, insanların hâlâ taşıdığı kırılganlığı da unutmamaktır. Çünkü Hatay’da gerçekten çok ciddi bir çaba var. Ama bu çabanın herkes için aynı ölçüde güven ve huzur oluşturduğunu söylemek henüz kolay değil.

İnsanlar Hatay’da tekrar yaşamak istiyor mu? Aileler çocukları için yeniden bir gelecek kurabileceklerine inanıyor mu? Esnaf sabah kepengi yalnızca günü kurtarmak için mi açıyor, yoksa önünü biraz olsun görebiliyor mu? Gençler kalıcı olarak gitmeyi mi düşünüyor, yoksa kalıp hayat kurma ihtimalini de hissediyor mu? Bana göre asıl ölçü budur.

Şehir tam da bu eşikte duruyor. Vinçler var, inşaatlar var, teslimler var. Ama şehir dediğimiz şey yalnızca yapılan iş değildir; yaşattığı hissiyattır. Şehir, insanın içi biraz huzur dolduğunda, “burada yeniden hayat kurulur” cümlesi biraz daha inandırıcı geldiğinde gerçekten küllerinden doğmuş olur.

O yüzden Hatay’a bakarken sadece yükselen yapılara değil, yavaş yavaş geri gelen gündelik hayatla da ilgilenmek gerekiyor. Çünkü gerçek toparlanma, çoğu zaman şantiyenin bittiği gün değil, insanın şehre yeniden inanabildiği gün başlar.