Bir önceki yazımda;

"Mahallemin çocuğu; İrfan Foto, Bekir Sıtkı Özer'in bir paylaşımını yollamış.

Ben okurken çok keyiflendim.

O yüzden siz değerli okurlarımla da paylaşmak istedim" diye başlamış; bizim neslimizi anlatarak;

"Bilerek kimsenin mabalını (günahını)almadık.

Hayretlerimizi "Abovv" ünlemiyle haykırdık.

Bazen ölçüsünü kaçırarak "Mavra"lar attık.

Ancak "Lavgar'lara", "vıttırı vızzık" olanlara yüz vermedik.

Mahana (bahane) bulduk, ama söz verince asla portmadık -sözümüzden dönmedik-" diye noktalamıştım.

Devam edelim.

İnce alaylarımızın sonunda ya "Allööşş" ya da "zort" çektik.

Düğünlerde "Üçayağı" güzel oynayan arkadaşlarımızı hayranlıkla seyrettik.

Düğün sahibine katkı için "Gırgım" attık.

"Gran giresice, Soykası batasıca, Türemesiyece" deyip, kimseye kolay kolay beddua etmedik.

Kirve'lerimizi hısımlarımızdan üstün tuttuk.

Okulu kırdığımızda soluğu 'Çelik' ve 'Lüks' Sinemalarının, egzotik salonlarında aldık.

Film arası atılan parçalarda en gaddar sevişme sahnelerine şahit olduk.

Behçet Nacar'ın "Parçala Behçet" filmlerini, bir derbi maçı havası içinde, sloganlar, alkışlar arasında izledik.

Yazlık sinemalarda Yılmaz Güney filmlerini, bir sanat eleştirmeni gözüyle seyrettik.

İlk kaçamak öpüşmelerimizi Çamlık'ta yapmak için büyük uğraşlar verdik.

Taşköprü, Büyüksaat, Kale Kapısı, Kazancılar Çarşısı, Ulucamii, Tepebağ'da tarihin derinliklerine uzandık.

Yeni Adana Gazetesi'nin, mürekkep kokan sayfalarında ufkumuzu genişletmeye çalıştık.

"Kaçkaç"ı bu gazetenin sayfalarından takip ettik.

Ulus Parkı'nda Seyhan Nehri'ni seyrederek en güzel çaylarımızı yudumladık.

Bizler Adana'yı böylesine dolu dolu yaşadık.

Ayrıca Adana Erkek Lisesi'nde okumanın ayrıcalığıyla da övündük.

Yabancılarının yanında "Adanalıyık, Allahın adamıyık" diyerek hava attık.

Adana Demirspor ve Adanaspor maçlarına, arkadaşlarımızla birlikte topluca gidip, maraton tribününde yerimizi aldık.

Maçları büyük bir heyecanla izledik.

Hop oturup hop kalktık.

Gün yüzü görmemiş espri ve yaratıcılık dolu küfürlere dakikalarca güldük.

Örneğin yanlış karar veren hakemin öttürdüğü düdüğün, içindeki nohut'u yetiştiren çiftçiye sövdük.

Çarpık kentleşme eskiden beri vardı.

Ancak, Adana böylesine betona teslim olmamıştı.

Bir yeşil deniz görünümündeydi.

Günlerce yağan yağmurlar, burunlara kadar ulaşan toprak kokusu, en pahalı parfümlerle eşdeğerdi.

İlişkiler sımsıcaktı, dostluklar uzun solukluydu.

Bu güzellikler Adana büyüdükçe ve göç aldıkça kayboldu.

Adana'da doğan, bu kentte karnını doyuranlar bu kente yabancılaştı.

İyilikler, güzellikler, çok gerilerde kalmaya başladı.

Yeşilçam filmlerine de konu olan "Pamuk Ağaları" yerlerini

mafya bozuntularına bıraktı.

En önemlisi de Beyaz Altın "Pambık", daha az ekilir oldu.

Adana'da Adanalılar azınlığa düştü, göç arttıkça kent duygusuzlaştı.

İnsani ilişkiler tükenmeye başladı.

Sonuçta Adana çok büyüdü, Adanalılık küçüldü.

Kısacası, yakın geçmişte yaşadıklarımızla, bu günleri karşılaştırdığımızda hep birlikte;

"Allahına gurban Adanalım" diye haykırıp Adanalı'ca söylenmeye ne dersiniz?

Hadi o zaman hep bir ağızdan söyleyelim;

Gel de dellenme!