Yaşadığımız bu süreç sadece maddi bir yük değil, aynı zamanda ciddi bir psikolojik yıpranma süreci. "Ev alma komşu al" sözünün yerini, "Ev bulabilirsen şükret, muhatap bulursan dua et!" anlayışına bıraktı. Barınma hakkının adeta bir lütuf gibi sunulduğu garip, saçma ve umarsız bir dönemden geçiyoruz.
Ülkemizde barınma krizi, sadece yüksek rakamlardan ibaret değil. Mesele, artık bir insan onuru ve hukuk labirenti meselesine dönüştü. Bir zamanlar, "Başımı sokacak bir evim olsun" diyen vatandaş, bugünlerde emlakçı barikatlarını aşmaya, senet prangalarından kurtulmaya ve kendi rızasıyla evden çıkacağını taahhüt eden kâğıtlara imza atmamaya çalışıyor.
Peki, kiracıların elini kolunu bağlayan bu yeni sistem nasıl işliyor?
"Yeni nesil esaret sistemi" üzerine; yaşadığımız öfkeyi, çaresizliği, sinir harbini ve gerçekleri yansıtmaya çalışacağım konuyla karşınızdayım.
***
İlk olarak beğendiğiniz, içinize sindiği, “İşte bu tam bize göre” dediğiniz evlerden başlayalım... İlan sitelerinde saray yavrusu gibi görünen, geniş açılı lenslerle ferahlatılmış, boyası parlatılmış o evler, kapısından içeri girdiğinizde sizi bir hayal kırıklığıyla karşılıyor. Kullanıcının deyimiyle (af buyurun) it bağlasan durmaz denilecek evlerin, profesyonel fotoğrafçılık hileleriyle pazarlanması, kiracının sadece parasını değil, zamanını ve umudunu da çalıyor. Harabe halindeki evler için istenen saray kiraları ise cabası. Emlakçıların bu yapay zekâ dolandırıcılığının adına görsel yanılsama, yani "Filtreli harabeler” diyoruz.
Bir diğer husus da, hukuken depozitonun sınırı belli olsa da, ev sahipleri ve emlakçılar artık yasaların arka bahçesinden dolanmanın bir yolunu bulmuş. Boş senet veya yüksek meblağlı senetler… Buradaki tehlike şu; depozito bankada nemalanır ve çıkışta iadesi tartışılır. Ancak elinde 100 bin liralık senet olan bir mülk sahibi, kiracıyı her an icra tehdidiyle baskı altında tutar. Bu, kiracıyı evde oturduğu süre boyunca, adeta diken üstünde yaşatan bir prangadır. Aslında değişen pek bir şey yok; depozito gitti, senet geldi!
Bunun adına da; akılları hinlikten, cinlikten, paradan ve puldan başka hiç bir şeye çalışmayan, ev sahiplerinin ve yancı emlakçıların, “100 bin liralık güvence" oyunu diyelim.
Eskiden tahliye taahhütnamesi, kiracı evde bir süre oturduktan sonra kendi rızasıyla verilirdi. Şimdi ise sistem şöyle işliyor; "İmzayı atmazsan, anahtarı alamazsın!" Hatta işi bir adım ileri götürüp, eşlerin de imzasını isteyerek, hukuki boşluk bırakmamaya çalışıyorlar. Bu belge, kiracının yasadan doğan 10 yıllık korunma hakkını daha en baştan elinden alıyor. Kiracı, aslında kendi tahliyesini, kiraladığı gün onaylamış oluyor. Bunun adı da olsa olsa, "Kendi ipini kendin çek!" oluyor.
Ev sahipleri artık birer "gölge" gibi… Kiracıyla göz göze gelmekten, derdini dinlemekten kaçınan, tüm yetkiyi "pazarlık payı yoktur" duvarını ören emlakçılara devreden bir yapı var. Bu durum, kiralama sürecini insani bir alışverişten çıkarıp, kiracının müşteri bile sayılmadığı, sadece ATM olarak görüldüğü, aşağılayıcı bir sürece dönüştürüyor. Bu oyunun adı da; “Emlakçı barikatı ve muhatapsız ev sahipleri” oluyor.
***
Sonuç olarak; barınma temel bir hak, bir lütuf değildir. Ancak bugün kurulan bu yeni düzen, kiracıyı yasalar önünde değil, kapalı kapılar ardındaki "şartnameler" önünde diz çöktürmeye çalışıyor. "İster oturur, ister oturmaz!" denilerek, geçilemeyecek kadar derin bir toplumsal yara olan bu durum, sadece ekonomik değil, ciddi bir ahlaki denetimi de zorunlu kılıyor.
Öyleyse sorarım siz değerli okurlarımıza; sizler hiç hakkını arayan bir kiracının, hakkını sonuna kadar aldığına tanıklık ettiniz mi?
Ben ne duydum, ne de gördüm.
Anlayacağız; kimse bana kanundan, yasadan, hukuktan, yok kiracı haklarından falan bahsetmesin. Öyle bir yasa yok… Çünkü hak da, hukuk da, kanun da haklıdan, mağdurdan yana değil! Her zamanki olduğu gibi güçlüden yana.
Güçlü olan kim? Fırsatçı, vicdansız, ahlaksız ev sahipleri!
Peki, ben kiracı mıyım? Evvel Allah…
Benim ev sahibim nasıl sizce?
O bir melek, melek..!