Kaldığımız yerden, metal yığınlarının içindeki serüvene devam ediyoruz. İlk bölümde ceryan çarpan teyzelerden ve hükümet kuran amcalardan bahsetmiş, madalyonun yolcu yüzündeki ilk perdeyi aralamıştık. Ancak Adana toplu taşıması, öyle tek perdeyle bitecek bir oyun değil. Kulis arkasında bekleyen daha nice renkli karakterimiz var.

Bu bölümde ise burnumuzun direğini sızlatanlardan, kapı önünde etten duvar örenlere kadar otobüs içinde bitmek bilmeyen kara mizah senaryosunun diğer başrol oyuncularına yakından bakıyoruz.

Hazırsanız, ikinci duraktan yolcu almaya devam edelim...

***

"Koku bombası" (Parfüm duşu alanlar…)

Sabahın köründe, sanki bir parfüm fabrikasında duş almışçasına yoğun ve geniz yakan bir kokuyla otobüse dalan tiplerdir. O ağır koku, otobüsün içindeki oksijeni anında tüketir. Yanına oturduğunuz an, burnunuzun direği sızlar ve "Bu koku mu, yoksa bir kimyasal silah saldırısı mı?" diye ikileme düşersiniz.

Klima savaşları ve biyolojik silah "sıcaklık…"

Kaçıınn..! Adana’nın bunaltıcı sıcakları geliyor… O meşhur sıcaklarda otobüs ya da dolmuşlarda, klimayı açtırmak bir diplomasi zaferidir. Kaptan klimayı açsa, öndeki tezye "Ceryan çarpıyor evladım, kapat şunu!" diye bağırır. Klima kapatılsa arkadaki grup, "Piştik be kaptan, bizi mi kavuracaksın?" diyerek tam saha pres uygular. Ben ise o sırada, terden sırılsıklam olmuş gömleğimle bu kaosu izlerim. Ama ortada ne bir ceryan vardır, ne de bir serinlik; sadece topluca bir pişme eylemi mevcuttur.

"Gezici gurme" (piknikçiler…)

Toplu taşımayı kendi mutfağı zannedenlerdir.. Yanında simit, çiğ köfte dürüm, hatta bazen sarmısaklı yiyecekler taşır. Otobüsün havasız, kaotik ortamında o yemeği açtığı an, tüm yolcular bir anda açlık ve koku arasında bir açlık oyunlarına sürüklenir. Özellikle o keskin kokulu sosların yaydığı koku, klimayı işlevsiz bırakmaya yeter.

"Kapı nöbetçisi" (girişin efendisi…)

Otobüs boş olsa bile inadına kapı önünde, tam orta kapının geçiş boşluğunda dikilir. İnmek isteyen yolcuların "Müsait bir yer var mı?" yakarışlarına kulaklarını tıkamıştır. Adeta o kapının bekçisi ilan edilmiştir; o kapıdan içeri giren her yolcuya omuz atar, inen her yolcuyu da bir engel gibi karşılar. İlerlemeye davet edildiğinde ise, "İncem zaten" diyerek dünyayı kurtaran bir edayla kapıda kalmaya devam eden hödüklerdir.

"Müsait yer" kavramı…

Bizim yolcumuz için durak sadece bir tavsiyedir. Otobüs 70 km hızla giderken, tam orta kapının önünde bitip, "Kaptan, şu çöp kutusunun orada bir tükür de ineyim" diyen bir teyzenin mantığına, hangi ulaşım yönetmeliği yanıt verebilir? Kapı açılmadığında kopan kıyamet ise, otobüs içindeki bir rehin alma krizidir! Diğer yolcular, “Bir bitmediniz gitti!” homurdanmalarıyla yolculuğa devam eder…

***

Evet, şoförlerimizin o kapısı açık aksiyon filmi tadındaki sürüşleri canımızı yakıyor, doğru. Ama biz yolcular da o hurda yığınlarının içinde kendi absürt tiyatromuzu oynuyoruz. Bir basın emektarı olarak diyorum ki; bu şehirde toplu taşımaya binmek sadece bir ulaşım yöntemi değil, her gün yeniden yazılan bir kara mizah senaryosunun başrol oyuncusu olmaktır.

Şoförlerin dikkatsizliği kadar, bizim her şeyi mubah gören yolculuk kültürümüz de, madalyonun o kararmış yüzünde parlamaya devam ediyor.

İşte her gün bu çok sesli koronun içinde, haberden habere koşarken, aslında şehrin gerçek manşetinin bizzat bu otobüsler olduğunu anlıyorum.