İnsanlık tarihi, zirveden uçuruma yuvarlanan, gücün ve zenginliğin şehvetine kapılıp sonunu kendi elleriyle hazırlayan figürlerle doludur. Ama içlerinde biri var ki, onun hikâyesi "hayatta ne oldum değil, ne olacağım demeli" sözünün ete kemiğe bürünmüş en somut, en dumanı üstünde örneğidir; Adnan Muhammed Kaşıkçı...

Bir dönem tüm dünyanın "Zamanın Karun’u" olarak parmakla gösterdiği, milyarlarca dolara hükmeden Suudi bir silah tüccarı. Sıradan insanların hayal bile edemeyeceği bir ihtişamın tam merkezindeydi. Gökdelenlerin içinde dört katlı asma saraylar, lüksün sınırlarını zorlayan uçaklar, yüzlerce hizmetçi ve denizcinin hazır kıta beklediği devasa yatlar… Kuveytli gazeteci Al Jarallah onun yaşam alanına girdiğinde, kralların, başkanların saraylarında bile görmediği bir lüks karşısında küçük dilini yutmuştu.

Öyle bir şatafat ki; Fransa’dan dondurma, Cenevre’den çikolata isteyen kızı için özel uçağını tüm mürettebatıyla birlikte 7 saatlik uçuşa gönderecek kadar fütursuz, parayı pul gören bir güç...

Ancak Kaşıkçı’nın düşünmediği büyük bir sır vardı; Zenginlik de, yoksulluk gibi bir imtihandı ve en önemlisi, hiçbir saltanat baki değildi!

***

Bu muazzam serveti sadece kendi zevki ve ailesi için harcayan Kaşıkçı, kapısına gelen fakiri, hastayı, düşkünü görmezden gelmeyi bir kural edinmişti. Yanında çalışan muhtaç işçilerine karşı bile oldukça cimriydi. Kendisinden merhamet veya yardım talep edenlere hep o kibirli, o meşhur sözünü fısıldardı; "Ben Âdem’in soyundan gelenlerin vekili değilim."

Ama kader, kibrin en büyüğünü her zaman en sert şekilde cezalandırır. Amerika’daki elmas madenlerinin bir gecede sel altında kalmasıyla başlayan finansal çöküş, Kaşıkçı’yı zenginliğin zirvesinden, yoksulluğun en karanlık dibine fırlatıverdi. Bir zamanlar özel uçak filosu olan adam, artık ekonomi sınıfı bir uçak bileti alamayacak, mütevazı dairesinin kirasını ödeyemeyecek duruma gelmişti.

İşte tam bu iflas günlerinde, geçmişte attığı bir tokat, hayatının en ağır dersi olarak karşısına dikilecekti.

Zenginlik döneminde, evinde çalışan gurbetçi bir hizmetçi, hasta karısının tedavisi için maaşından kesilmek üzere küçük bir borç istemişti ondan. Kaşıkçı adamı yardım etmek bir yana, vahşice aşağılayarak sarayından kovmuştu. Hizmetçi ise can havliyle, “Seni aşağılanmış, yalvarmak için elini uzatmış halini görmeden, Cenab-ı Hakk’tan beni öldürmemesini dilerim” diyerek oradan ayrılmıştı.

Yıllar sonra, düşkünlüğünde kendisine acıyan hayırsever bir iş adamının ofisine gider Kaşıkçı. İş adamı, aylık harçlığını teslim etmesi için içerideki çalışanını çağırır. Kapı açılır ve içeriye o eski hizmetçi girer!

Bir zamanların "Zamanın Karun’u", şimdi o aşağıladığı hizmetçinin elinden gelecek birkaç kuruş harçlığa muhtaçtır. Kaşıkçı, eşine hayatının en kötü anını anlatırken bu karşılaşmayı hatırlar ve ekler; “Şaşkın ve korkmuş bir halde bana baktı, gördüklerine inanamadı. Gözleri yaşlarla dolu bir şekilde odadan çıktı.”

***

Çağımızın efsanevi zenginlerinden biri olan Kaşıkçı, kefenini bile kendi parasıyla almaya gücü yetmeden göçüp gitti bu dünyadan. Maddi güç, insana geçici bir krallık verebilir ama vicdan ve tevazu yoksa o krallık sabun köpüğü gibi sönmeye mahkûmdur.

Bugün gücün, makamın ya da paranın zirvesinde oturup etrafındakilere üstten bakanların kulağına küpe olsun Kaşıkçı’nın hikâyesi…

Ne diyordu eskiler; “Hayatta ne oldum değil, ne olacağım demeli…”