Tarih: 14 Haziran 1926; Yer: İzmir Kemeraltı…
Ege’nin o bildik sıcak rüzgârı, Kemeraltı’nın dar sokaklarındaki kalabalığın arasında sinsice gizlenen bir ihanetin kokusunu taşıyordu. Ceplerinde bombalar, ellerinde tetik bekleyen silahlarla bir otomobilin yolunu gözleyen adamlar vardı. Hedef, genç Cumhuriyetin kurucusu, Mustafa Kemal Paşa’ydı. Plan basitti ama vahşiydi; Paşa’nın aracı kavşakta yavaşladığı an yaylım ateşi açılacak, bombalar patlayacaktı. Tetikçi Ziya Hurşit ve çetesi her şeyi planlamıştı; rıhtımda onları sakız adasına kaçıracak Giritli Şevki’nin motoru hazır bekliyordu.
Fakat tarih, bazen bir günlük bir gecikmeyle nehirlerin yatağını değiştirir. Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir seyahatini bir gün ertelemesi, tarihin akışını altüst etti. O bir günlük gecikme, suç ortaklarından Giritli Şevki’nin vicdanında ya da korkusunda bir deprem yarattı. Panik, sadakatin önüne geçti ve Şevki her şeyi itiraf etti.
***
İtiraf, Ankara ve İzmir hattında kelimenin tam anlamıyla bir sarsıntı yarattı. Ankara’da kurulan İstiklal Mahkemesi, hızla İzmir’e indi. Kentin sanatsal hafızası olan Elhamra Sineması, bir gecede tarihin en sert yargılamalarına sahne olacak bir mahkeme salonuna dönüştürüldü.
Ancak bu dava, sadece Kemeraltı’ndaki birkaç tetikçinin yargılanması davası değildi. Süreç, Cumhuriyet’in o güne kadarki en büyük siyasi hesaplaşmasına dönüştü. "Üç Aliler Divanı" olarak bilinen mahkeme heyetinin karşısına sadece suikastçılar çıkmadı; Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa gibi Milli Mücadele’nin, o omuz omuza verilmiş destansı günlerin kahramanları da tutuklanarak sanık sandalyesine oturtuldu. Öyle bir fırtınaydı ki, Başbakan İsmet Paşa bile mahkemenin bu sert tutumuna karşı çıktığında tutuklanma tehdidiyle karşı karşıya kaldı.
Sonunda Elhamra’nın gölgesinde idam sehpaları kuruldu. Ziya Hurşit ve arkadaşları İzmir’de asıldı. Dalga Ankara’ya uzandı; eski rejimin, İttihat ve Terakki’nin güçlü isimleri Maliye Nazırı Cavid Bey ve Doktor Nazım gibi figürler de darağacına gitti.
***
İzmir Suikastı Girişimi, görünürde Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına yapılmış bir saldırıydı. Ancak perde arkasında, eski rejim kalıntıları ile yeni doğan modern Türkiye’nin, yani geçmiş ile geleceğin kaçınılmaz siyasi hesaplaşmasıydı.
Mustafa Kemal Paşa, o gergin ve puslu günlerde, adını tarihe altın harflerle kazıyacak, bugün bile her okuduğumuzda tüylerimizi diken diken eden o meşhur sözünü söyledi;
"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
Bu söz, bir liderin kendi faniliğini kabul ederken, kurduğu eserin ölümsüzlüğüne olan sarsılmaz inancının ilanıydı. Suikastçılar, Mustafa Kemal’i yok ederek Cumhuriyet’i yıkabileceklerini sanmışlardı; oysa yanıldıkları büyük bir gerçek vardı; Cumhuriyet artık bir kişinin vücuduna değil, bir ulusun kalbine ve iradesine emanetti.
***
14 Haziran 1926’da Kemeraltı’nda planlanan o karanlık suikast girişimi, Cumhuriyet’in temellerini sarsmak bir yana, onun ne kadar köklü ve yıkılmaz olduğunu tüm dünyaya kanıtlayan tarihi bir dönüm noktası oldu.
Şer odakları tarihin karanlık sayfalarında kaybolurken, o gün kurtulan Cumhuriyet, bugün hâlâ dimdik ayakta.