Salı akşamı Adana’da önemli bir buluşma vardı.
Çukurova Gazeteciler Cemiyeti’nin (ÇGC) 51. kuruluş yıldönümüydü.
Aynı zamanda "Duayenlere Saygı ve Basın Yarışması" ödül töreni.
Önce bir hakkı teslim edelim. Eski başkanımız, önemli işlere de imza atmış Cafer Esendemir’den bayrağı devralan Kurtul Çakın ve onun çiçeği burnunda yönetimi...
Uzun yıllardır Adana’da görmediğimiz türden bir işe imza attılar.
Gazeteciler, siyaset dünyası, bürokrasi, iş insanları...
Adana’nın tüm dinamikleri oradaydı.
Müthiş bir profesyonellik. Muazzam bir kalabalık.
ÇGC'yi hak ettiği o saygın noktaya taşımak için nasıl yoğun bir çaba sarf ettiklerini o gece net bir şekilde gördüm.
Bu noktada kendilerine teşekkürü bir borç biliyorum.
Ödül alan meslektaşlarımı yürekten kutluyorum.
Meslekte yarım asrı, koca bir 50 yılı geride bırakan o duayen büyüklerimizin de ellerinden saygıyla öpüyorum.
Şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım: Gazetecilik zor zanaattır.
Mesai mefhumu yoktur.
Gecesi gündüzü birbirine karışır.
"Helalinden kazanma" derdine düşen namuslu kalemler için...
Üç kuruş paralarla geçim idame ettirme savaşıdır bu meslek.
Ama aynı zamanda toplumun gören gözüdür. Sokağın işiten kulağıdır. Dolayısıyla her türlü teşekkürü, her türlü takdiri hak ediyorlar.
Her meslekte olduğu gibi bizim camiada da arızalar çıkmıyor mu?
Mesleğin onurlu adını lekeleyen insanlar elbette var. Diğer haramzadeleri bu yazıda anmayı zül sayarım.
İşte tam da bu yüzden...
Çukurova Gazeteciler Cemiyeti’nin üstlendiği misyon ve vizyon bugün çok daha kritik bir önem kazanıyor.
Gelelim gecenin en can alıcı, en unutulmaz anına...
Törende her şey çok güzeldi. Alkışı hak ediyordu.
Fakat Adana Valisi Mustafa Yavuz öyle bir şeye imza attı ki...
Geceye tam anlamıyla damgasını vurdu.
Vali Bey, çok saygı duyduğum, kıymet verdiğim bir meslek büyüğümüz olan Kurtar Çakın’a ödülünü takdim edecekti. Yani Cemiyet Başkanımız Kurtul Çakın’ın babasına.
Vali Yavuz tam o anda durdu ve o müthiş jesti yaptı: "Ben baba ile oğlu arasına giremem" dedi.
Hediyeyi, Kurtul Çakın’ın kendi elleriyle babasına takdim etmesini istedi.
O an salona derin bir duygu seli hâkim oldu.
Kurtar Çakın gözyaşlarını tutamadı.
Kurtul Çakın ağladı.
Salondaki davetlilerin boğazı düğümlendi.
İşte bizim toplum olarak en çok özlediğimiz o birlik, o beraberlik tablosu tam da buydu.
Bu ince ruhlu yaklaşımı için Vali Bey'e ne kadar teşekkür etsek azdır.
Gelelim şu meşhur yarışma meselesine.
Kendi adıma şeffafça konuşayım.
Ben hayatım boyunca sadece 1 kez yarışmaya katıldım.
O da çok uzun yıllar önceydi.
Üç farklı dalda girdiğim o yarışmada bir şeyi net olarak gördüm: Ödüller adaletli dağıtılmıyordu.
Birçok namuslu, çalışkan meslektaşımın hakkı göz göre göre yeniyordu.
Bunu görünce bir daha asla o topa girmedim.
Çünkü sistemin bir hastalığı vardı: "Bir ona verelim, bir buna verelim." "Aman şunu da küstürmeyelim."
Ama bugün bir umudum var.
Kurtul Başkan ve yönetiminden hak, hukuk ve adalet konusunda gerçekten çok umutluyum.
Geçmiş dönemlerde haklı olarak eleştiri konusu olan bu çarpık mantığı tamamen geride bırakacaklarına inanıyorum.
Ödüllerin "gerçekten hak edene" verildiği bir düzene geçiş yapacaklarına inancım tam.
Eğer bu sağlanırsa ne olur biliyor musunuz?
Herkes işini çok daha güzel, çok daha ahlaklı yapmak ister.
Yarışmaya büyük bir heyecanla, güvenle katılır.
Ödül aldığında da "Ben bu ödülü gerçekten hak ettim" diyerek göğsünü gere gere o sahneye çıkar.
Ezcümle, lafı toparlarsak...
Düzenlenen program bize şunu gösterdi: Şimdiye kadar yapılanları göz önüne alırsak, Kurtul Başkan çıtayı en tepeye, en yukarıya taşıdı.
Ama işin doğası gereği...
Bundan sonra o çıtayı daha da yukarılara taşımak zorunda.
Hepimizin gurur duyduğu bir cemiyeti oluşturacak azim de güç de onlarda var.
Bu gücü kullanarak, çok daha kaliteli, gıpta ile takip edilen bir cemiyet inşa etmek pekâlâ mümkün.
Bu iradenin başkan ve yönetiminde olduğuna yürekten inanıyorum.
Kendilerini bir kez daha tebrik ediyor, emeği geçenleri ayrı ayrı kutluyorum.