Parayı bulunca soluğu 'akıllı' evlerde, villalarda, ultra lüks rezidanslarda alan, nerden geldiğini unutan teknoloji mağduru, cehalet yoksunu zenginlerin sır gibi sakladıkları dijital çilesini canlandırmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Bakalım, sonradan görme görgüsüz zenginlerin başına daha neler geliyormuş?
***
Havuzun "müzelik" fonksiyonu…
Sitenin ortasında olimpiyat oyunlarına layık havuz vardır. Lakin o havuz bizim zenginler için sadece, "Bakın benim sitemde havuz var" demek içindir. Bir gün heves edip 88’inci kattan aşağıya inse, balkonlardan 300 kafa bakar, "Acaba site kurallarına uygun mayo mu giydi, yoksa donla mı giriyor?" bakışları altında ezilir. Sonuç; Adam havuzun kenarında ayaklarını bile sokamadan yukarı çıkar. Banyoda küveti doldurup, eski günlerdeki gibi maşrapayla yıkanır. Huzur küvettedir!
Park sensörlerinin "Evhamlı teyze" modu…
Altındaki araba son modeldir, fakat şoförlük hala eski mahalle arasındaki, dar sokağa geri geri girme kafasında. Kaldırıma daha yarım metre varken, araba öyle bir çığlık atıyor ki, sanırsınız uçuruma yuvarlanıyoruz. Ekranda, "ACİL DURUM!" uyarıları yanıp sönerken, bizimki direksiyon başında ter döker, "Yahu ben kamyon sığdırırdım bu boşluğa, bu makine neden böğürüyor?" Eski düldül de "tık" sesini duyana kadar giderdi; o ses en dürüst park sensörüydü.
Fitness salonunda "Sponsorluk" hissi…
Aidatın içinde fitness salonu da vardır. Bizimki, "Hanım, o kadar para veriyoruz, gidip iki dambıl kaldırayım" der. Salona iner, içerdekiler sanki olimpiyat sporcusu, herkeste aşağılık bir hava... Görevli, "3 ay öncesinden randevu alacaktınız" deyince, adam aidat makbuzuna bakar ve kendini dünya şampiyonu bir boksörün gizli sponsoru gibi hisseder. Para bende, spor başkasında!
Garaj kumandasıyla "Sınır kapısı" gerilimi…
Kapalı otoparka girmek, sanki sınır ötesi operasyonudur. Kumandaya basarsın açılmaz, biraz daha yanaşırsın yok... En sonunda arabadan inip, kumandayı havaya dikip anten gibi sallarken, arkadaki komşu kornaya ’daaattt’ basar. O an bizimkinin sonradan görme sabrı taşar, "Aç şu lanet kapıyı be, tapusu bende buranın!" diye bağırırken, güvenlikçiyle birbirine girer. Lüks hayat dedikleri, aslında sürekli birilerine bir şey kanıtlama çabasıdır.
Parmak iziyle imtihan…
Ultra lüks dairelerin o havalı çelik kapıları... Anahtar taşımak yok, parmak izini okut geç. Ama gelin görün ki elinizde pazar poşetleri varken, o panel sizi tanımaz. Panelin iç sesi; “Ben, bu sonradan görme nursuza kapı mapı açmam! Uğraşıp dursun sevimsiz, bana ne.” der.. Hele bir de parmağınız biraz terliyse veya fırından aldığınız o sıcak etli pidenin buharı panele değmişse; kapı size, 'Yabancı cisim algılandı' muamelesi yapar. Komşular size bakarken, siz kendi kapınıza 'Açıl susam açıl' diye yalvarırsınız. Eski evde ise anahtarı kapının arkasında unutsanız bile, bir kredi kartı hamlesiyle içeri dalardınız. Teknoloji geliştikçe, hırsıza değil ev sahibine karşı güvenlik artıyor resmen!
***
Netice itibarıyla; her şeyin yenisi pırıl pırıldır, göz kamaştırır ama ruhu yoktur. Akıllı ev paneliyle her sabah 'Sen mi büyüksün, ben mi?' kavgası etmekten yorulanlar için lüks, aslında altın bir kafestir.
Eski evde duvarlar rutubet tutar, odalar küf kokardı, ama içinde 'biz' vardık. Şimdiki daireler ise akıllı, fakat içinde kapı şifresini unutunca mülteci durumuna düşen yalnız sahipleri var. Teknolojinin hırsıza değil de, ev sahibine kale ördüğü bu yenidünyada bazen o eski, dökülen ama bizden olanın tadı bir başka olur.
Çünkü gerçek konfor; parmak izini okutamayınca kapıda kalmak değil, anahtarı kapının üzerinde unutunca komşunun onu alıp akşam sana teslim etmesidir.
Varsın kapı 'yüz tanıma hatası' versin, yeter ki gönüller birbirini tanısın!
Haa bir de, paranın yanında biraz da…
Her neyse…