Türkiye’nin dört bir yanından gelen haberler aynı: Barajlar boş, tarlalar susuz, yer altı suları hızla tükeniyor. Yağışların azalması ve sıcaklıkların artmasıyla birlikte kuraklık artık kapımızda değil, evimizin içinde. Bu bir uyarı değil, resmen çalan bir alarmdır.
Ama gelin görün ki biz hâlâ bu alarmı duymamakta ısrar ediyoruz. Musluğu sonuna kadar açıp boşa akan suyu izliyoruz. Çocuklarımız hâlâ “su oyunları”yla eğleniyor. Belediyeler hâlâ fıskiye gösterilerine milyonlarca litre su harcıyor.
Kısacası suyu tüketiyoruz, hem de göz göre göre.
Kuraklık yalnızca çiftçinin sorunu değil; soframızdaki ekmekten, marketteki meyve-sebze fiyatına kadar her şeyi etkiliyor. Çukurova’da tarlalar susuz kalırsa, İstanbul’daki pazarda domates bulamazsınız. Konya Ovası çatladığında, ekmeğin fiyatı yükselir. Bu zinciri hâlâ görememek büyük bir körlüktür.
Artık günlük alışkanlıklarımızı değiştirmek zorundayız. Suyu dikkatli kullanmak, yağmur hasadını teşvik etmek, modern sulama yöntemlerine geçmek bir lütuf değil, bir zorunluluktur. Yoksa çocuklarımıza bırakacağımız miras ne toprak ne de tarla olacak; sadece kupkuru çatlamış bir coğrafya…
Kuraklık ve susuzluk bu sene gerçekten çok ciddi bir boyuta geldi. Bu sene yaylaların büyük bir kısmında insanlar hobi amaçlı olarak bile yaptıkları bahçelerini susuzluk yüzünden yapamadılar. Çoğu köyde günler süren su kesintileri yaşanmaya başlandı. Bu zamana kadar yaşanmayan sorunları bu sene yaşar hale geldik. Hiçbir önlem alınmadan bu şekilde devam ederse seneye ve sonraki senelerde neler yaşayacağız düşünmek bile istemiyoruz.
Şunu artık anlamamız lazım kuraklık kapımızda değil, çoktan içeri girdi.
Bu gerçeği görmezden gelmek, geleceğimizi yok saymaktır. Bugün önlem almazsak, yarın su savaşlarını tartışmak zorunda kalacağız.