Sokakta yürürken gençlerin üzerindeki logolara, etiketlere dikkat ettiniz mi? Kıyafetlerinden ayakkabılarına, çantalarından telefonlarına kadar her şeyde bir marka yarışı yaşanıyor. Yeni nesil, artık yalnızca bir ürünü değil, onunla birlikte gelen “imajı” da satın alıyor.

Peki, bu kadar marka tutkusu neyin göstergesi?

Günümüz gençliği, sosyal medya çağının çocukları. Görselliğin, etiketin, “trend” olmanın her şeyden daha çok önemsendiği bir dönemde büyüdüler. Artık bilgi değil, imaj ön planda. Ne giydiğin, ne taktığın, hangi markayı kullandığın bir nevi statü göstergesi haline geldi. “Kimin ne olduğu değil, ne giydiği konuşuluyor” desek yeridir.

Oysa marka, kaliteyle özdeşleştiği zaman bir anlam taşır. Sırf adı var diye astronomik fiyatlara satılan ürünler, çoğu zaman sadece bir prestij aracı haline geliyor. Bu da gençleri gerçek ihtiyaçlardan uzaklaştırıp tüketim çılgınlığının tam ortasına itiyor. Taklit etme baskısı, sosyal kıyaslama, “yetersiz hissetme” gibi psikolojik sorunlar da bu zincirin bir parçası.

Elbette her genç marka sever diye genelleme yapmak doğru olmaz. Ancak tüketimin bu kadar yüceltildiği bir kültürde, bu eğilimin yaygınlaşması şaşırtıcı değil. Asıl mesele, gençlere “marka olmak” ile “marka giymek” arasındaki farkı anlatabilmek.

Zekâ, üretkenlik, karakter gibi değerlerin; ayakkabı markasından çok daha önemli olduğunu hatırlatmak…

Kısacası, yeni neslin marka merakı aslında bir kimlik arayışının yansıması… Onlara gerçek değerlerini göstermek ise biz yetişkinlerin, eğitimcilerin ve toplumun sorumluluğudur.

Çünkü gençler markalara değil, ilham verecek örneklere ihtiyaç duyuyor.