Öğretmenler günü, geldi geçti.

Ama sevgili öğretmenlerin, maddi manevi sıkıntıları geçmedi.

Bir öğretmen anlatıyor…

Burası Türkiye.

***

Biliyormusunuz, bu yıl lise birinci sınıfta okuma yazma bilmeyen bir öğrenci vardı.

Pek çoğu çarpım tablosunu bilmiyor.

10 ve katlarıyla çarpma, ya da bölme işlemi yaparken bile hesap makinesi kullanıyorlar.

Bin öğrenciden, okul kütüphanesine üye olanların sayısı yedi.

Öğrenci tanıma formlarındaki, “çaldığınız müzik aletleri?” bölümüne, “radyo,teyp, volkmen” yazan çok sayıda öğrenci var.

Bir öğrenci, okula satır getirmekten “uzaklaştırma cezası” aldı.

Okulda çıkan kavgada bir öğrencinin boynu, döner bıçağı ile kesildi.

Yaraya 28 dikiş atıldı.

Derste sıkıntı yarattığı için, öğretmeni tarafından cezalandırılan öğrencinin aşiret olan ailesi okulu bastı.

Kışın akşam 5’ten sonra kimse sokakta yalnız yürümüyor.

Biliyormusunuz, öğrencilerimizin yüzde 86’sı sigara yüzde 42’si hap kullanıyor.

Okulun etrafında hap satanları, okulda hap kullananları polis biliyor.

Öğrencilerimizin yüzde 23’ü ensest (aile içi) ilişki mağduru.

Çoğunun ailesinde kan davası, intihar, boşanma, dayak, kaçma, kaçırma, hapis gibi hikayeler var.

Bir kız öğrencimizin babası, çocuğundan dayak yediği için okula sığındı.

Sorun çıkardığı için müdürün tartakladığı bir öğrenci, mahalleden tanıdıklarıyla müdürün odasını basıp tehdit savurdu.

Koridorda birbirlerine çarptıkları için kavgaya tutuşan 2 kız öğrencinin aileleri, okulun önünde yumruk yumruğa dövüştü.

Bazı kız öğrenciler 100 kontör karşılığında minibüs şoförlerine, halı saha sahiplerine kendilerini kullandırtıyorlar.

Geçen yıl bir anne, kızının saçı boyalı diye okula çağrıldığında, kızını okula “koca bulmak için” gönderdiğini, bu nedenle de süslenmesi gerektiğini söyledi.

Biliyormusunuz, velilerimizin bir kısmı yoksulluktan 3-4 aile bir odası, bir salonu olan bir evi paylaşıyorlar.

Her ay öğretmenler “aramızda para toplayıp bir öğrenciye bot, palto veya okul araç gereçleri alıyoruz” diyorlar.

Maddi durumu iyi olan sayılı velilerden biri “notlarının hemen hepi zayıf olan” çocuğunun sınıf geçmesi şartıyla akan okulun damını onardı.

Kapanış töreninde bayılan bir öğrencinin hiçbir şey yemediği anlaşıldı.

Öğrencilerimizin yüzde 60’ı sağlıksız beslenmeden dolayı hasta, ancak yüzde 90’ında son model kameralı cep telefonu var.

Biliyormusunuz, veliler toplantılara ocakta yemeklerini bırakarak, ayakkabılarının topuğuna basarak, mantolarını omuzlarına alarak geliyorlar.

Velilerin çoğu öğretmene nasıl hitap edileceğini bilmiyor;

“Güzelim, hanım kızım, sen, hocaa, ablası” gibi ifadeler kullanıyorlar.

Sakallı, şalvarlı, cüppeli bir veli, yalnızca erkek öğretmenlerle görüşüyor.

Biliyormusunuz, her gün büyük bir çaresizlik ve endişeyle “Acaba bugün ne olacak?” diye başlıyorum işime.

Ders anlatırken Atatürk’ün gözleriyle karşılaşmamaya çalışıyorum.

10 Kasım’larda, 29 Ekim’lerde şiir okunurken, marşımızı dinlerken ağladığımda herkes günün anlamına ağladığımı sanıyor.

Oysa ben, içinde bulunduğumuz “çaresizliğe” ağlıyorum.

Muhtaç olduğu kudretin dolaştığı asil kanı, uyuşturucuyla zehirleyen öğrencilerimi kurtaramıyorum.

Daha fazla yazamıyorum, yazdıkça yüreğim ağırlaşıyor.

Peki siz,onun gözlerinin içine bakabiliyor musunuz?