Adana’da yaşamak demek, bir nevi sabır testinden geçmek demektir. Ama bu sabrın en büyük sınavı, ne kışın yağmurda göle dönen caddeler sokaklar, taşan dereler ve kanallar, ne yazın kavurucu sıcağı, ne de bitmek bilmeyen trafik çilesi ve yol çalışmalarıdır. Bizim asıl imtihanımız, her gün kullanmak zorunda kaldığımız o bakımsız, kirli ve dökülen toplu taşıma araçlarıdır.
Şehrin sokaklarında boy gösteren, halk arasında "Can Otobüsü" olarak tabir edilen midibüslerin ve dolmuşların bedbaht hali, aslında şehrimizin ulaşım vizyonunun bir aynasıdır; Paslı, yorgun ve bakımsız..!
***
Akaryakıta her zam geldiğinde, ulaşım ücretleri de jet hızıyla güncelleniyor. Bugün cebimizden tek biniş için çıkan nakit 45 TL, az bir para değil. Günde en az iki kez bu araçları kullanmak zorunda olan bir vatandaşın, ay sonunda sadece ulaşım için ayırdığı bütçeyi bir düşünün. Bir de, araç sahibinin kazandığı paraları düşünün..! Peki, cebimizden çıkan servetin karşılığında biz ne alıyoruz?
Söyleyeyim; pislik ve su içinde kalan koltuklar, paslanmış demir tutacaklar, açılmayan camlar, kapanmayan kapılar, tavandan sızan su, kırılan cama yapıştırılan naylon poşetler, arka koltuktaki süpürge, kova ve temizlik malzemeleri...
Ödediğimiz bedel modern bir ulaşım için, fakat karşılığında aldığımız hizmet tam bir harabe yolculuğu. Madem bu kadar yüksek ücretler ödüyoruz, madem araç filonuzu yenilenemiyorsunuz, bu araçların en azından temel temizliği ve bakımı yapılamaz mı? Bu şehir, bu ilgisizliği, bu vurdumduymazlığı gerçekten hak etmiyor.
***
Adana’nın meşhur sarı sıcağında klimaların çalışmaması, ulaşım sorunundan ziyade, bir halk sağlığı sorunudur. Fazla mazot yakmasın diye açılmayan ya da bakımsızlıktan üflemeyen o klimaların içinde, balık istifi yolculuk yapmak tam bir işkence.
Kış gelince çile bitiyor mu? Hayır, sadece şekil değiştiriyor. Bu sefer de paslanmış tavanlardan sızan yağmur sularından ıslanmış koltuklarda oturacak yer arıyoruz. Teknik aksaklıklar yetmezmiş gibi, bir de bazı şoförlerin delikanlı tavırları ve keyfi davranışlarıyla uğraşmak, vatandaşı gerçekten canından bezdirmiş durumda.
Dolmuşlardaki durum ise ayrı bir trajedi. Daha fazla yolcu sığdırmak için küçültülen koltuklar, hijyeni çoktan unutmuş döşemeler ve trafik güvenliğini hiçe sayan doluluk oranları...
Canımızı emanet ettiğimiz bu araçların denetimsizliği, “Toplu taşıma değil, toplu çile“ yorumlarını sonuna kadar haklı çıkarıyor.
***
Sonuç olarak; biz Adanalılar olarak paslanmış, kırık dökük bir ulaşım aracında artık seyahat etmek istemiyoruz. Araç filosunun yenilenmesi, hijyen standartlarının sıkı tutulması ve şoförlerin ciddi bir eğitimden geçirilmesi bir rica değil, en doğal hakkımızdır.
Konuyla alakalı yetkililerin, vatandaşların bu ortak çığlığını duymasını ve Adana’yı ulaşım enkazından kurtarmasını bekliyoruz.
Peki, kim yapacak, kimler dur diyecek?
Tabii ki hiç kimse..!
Şimdi kim kalkacak sıcacık koltuklarından da, vatandaşın yıllardır bitmeyen ulaşım çilesine bir çare bulanacak?
Benim ki de laf…