Özel İzmir Tevfik Fikret Okulu 9/B öğrencileri’nin Ulu Önder Atatürk’ün, insan yapısını inceleyen yazılarını, bu 6. Bölümle sonlandırıyoruz.

Kendilerine Türk Geçliği adına teşekkür ediyoruz.

***

İlk mecliste bir oturum sırasında, üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” soruna çok kızmıştı.

Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı.

Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı.

Eli çok açıktı.

Kimine gravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi.

Sofradakiler, bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

Bazen de cimriliği tutardı….

Gardrobundaki onbeş-yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da “ııh…vermeyeceğim” der kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

Her insan gibi onun da düşleri ve aşkları vardı.

Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş.

Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi cesaretini toplayarak Gazi’ye “Paşam af buyurunuz hiç aşık oldunuz mu, sevdiniz mi?” diye bir soru yöneltmiş.

Cevap aynen şöyle;

“Sevmek?... Sevmeye acaba vakit bulabildik mi hanımefendi? Ömrü çeşitli mücadeleler içinde geçen,dağ, dere, tepe demeden dolaşan, çadırda kararğahta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce” diyerek soruya soruyla cevap vermiş.

Ardından da;

“Biz de insanız hanımefendi. Bizimde çarpan bir kalbimiz, bizim de his tarafımız var…Yoksa askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş.

Bu yanıt da, sevmiş ama çok sevmiş, ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş, Mustafa Kemal’in Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

Yaşamının her döneminde, onurunu duygularından üstün tuttu.

O, birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üstünden atlaması için eğilmezdi.

Onara “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın” derdi.

Çok sık düş görürdü.

Bu düşlerin baş kahramanı olan annesi Zübeyde hanımla, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla, anasına kavuşmak için koşup durur, ancak bir türlü ulaşamayıp, kan ter içerisinde uyanırdı.

Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün öleceğine inanırdı.

Ölümü Zübeyde hanımla randevu gibi düşünürdü.

Bazı şeylerin olacağını önceden sezer; gördüğü bu kötü düşlere de üzülürdü.

Gerçekten de annesinin ölümünü düşünde görmüş ve hemen ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.

Ankara’da sıkça ve gizlice; çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır (ömründe en sevdiği kadın olan) annesi için saatlerce kuran okurdu.

İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı.

Onun büyüklüğünü yalnız biz değil tüm Dünya ulusları kabul etmişti.

Kimi uluslar; onun Dünya’nın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise “yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.

Ama her inan gibi o da ölümlüydü.

Doğa, onu da zamanı gelince alacaktı.

Öyle de oldu.

1938 yılının 10 Kasım günü, bu büyük insan aramızdan ayrıldı.

Biz Türk Milleti olarak bu ölüme hazır değildik.

Bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı.

Kimi uluslar bu ölümü; derinliği ölçülemez büyük bir kayıp, büyük bir acı olarak gördü.

Kimileri, onun ölümünden sonra Dünya’yı eskisi kadar enteresan bulmadı.

Kimileri ise “Doğu’nun atasının kaybolduğunu, bir Güneş’in battığını” söyledi.

Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın vefat haberi çok çabuk duyuldu.

İstanbul’u taşa kesti, dondurdu.

İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi.

İşte o gün (saat dokuzu beş geçe Ata’nın ebediyete intikali üzerine) İstanbul Üniversitesinde görev yapan bir Alman profesör; ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

Derse girin mi girmesin mi diye bir türlü karar veremedi.

Durumu anlamak ve bilgi almak için Rektör’ün yanına gitti.

Ona “Efendim ne yapacağımı bilemiyorum, derslere girmeli miyim acaba?” diye sordu.

Rektör “Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın” yanıtını verdi.

İşte o zaman; Alman profesör kollarını iki yana sallayarak şöyle dedi;

“Efendim bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki”