Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra hız kazanan küreselleşme rüzgarları, toplumların değişik kesimlerini farklı şekilde etkilemiştir. Finansal ve mal hareketlerinin liberalleşmesi, özellikle eğitimli insan kaynaklarının dolaşımının serbestleşmesi, toplumların bu yeni düzeni içselleştirebilen kısımlarına belki de 19.yy’dan beri görülmemiş bir zenginlik sağlamıştır. Ancak, yeni düzenle birlikte oluşan teknolojik yeniliklerin de etkisiyle, eğitim seviyesi sınırlı olan, küreselleşmeye ayak uydurma şansına sahip olmayan işçi, esnaf, çiftçi gibi geniş halk kitleleri sıkıntıya girmiş, artan refahtan pay alamaz olmuş, birdenbire dünyanın başka ucundaki bir ülkedeki toplumlara karşı rekabet etmek zorunluluğunda bırakılmıştır. Bu rekabetin sonuçları işsizlik, gelecek konusunda belirsizlik, hatta çocuklarının yarınlarından endişe edecek bir konum olarak ortaya çıkmıştır. Toplumların kendi içinde ve farklı toplumlar arasında her açıdan eşitsizlik artmıştır. Ülke yönetimlerinin gelişmelere ayak uyduramaması, gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmasına vesile olmuştur. Dolayısıyla artan işsizlik, belirsizlik ve endişe, kendini seçmen tercihlerinde fazlasıyla göstermiştir. İnsanlar kendilerine saati geriye çevirme vaadi veren popülist politikacılara sempati göstermeye başlamışlardır. Bu politikacılar kendilerini “düzene karşı” olarak tanımlamakta ve genelde “kuvvetli adam” olarak görülmektedirler. Çin de Xi, Filipinlerde Duarte, ABD’de Trump, Macaristan’da Orban, Çek Cumhuriyetinde Babiş, Türkiye’de elbette Recep Tayyip Erdoğan bu gelişmenin tipik örnekleri olarak göze çarpmaktadırlar.

Politik gelişmelerin yönü, etkisini ekonomide fazlasıyla göstermiştir. Her şeyden evvel daha milliyetçi bir ekonomik politika izlenmeye başlanmıştır. Özellikle Türkiye, ABD gibi cari açık veren ülkeler en azından anti-dumping vergileriyle iç piyasadaki sanayisini koruma altına almaya çalışmış, yerel üretimi arttırma yoluna gitmiştir. Ancak teknolojik birikimi olmayan, bunun için bir eğitim ve fiziki alt yapı oluşturamayan ülkelerin başarı ihtimalleri de sınırlı olacaktır. Dolayısıyla var olan eşitsizliğin artmasıyla yükselen memnuniyetsizliği ister istemez politik karar vericilerini, kuvvetler ayrılığından kuvvetler birliğine giderek sınırlamaya çalışması beklentiler çerçevesinde olmalıdır. Kuvvetler birliği ise bizi kumanda ekonomisine götürecektir. Kumanda ekonomisinden kasıt; ekonomik kararların kurumsal ve toplumsal süzgeçlerden geçirilerek alınmasından çok, bir sabah tek kişinin kararıyla gerçekleşmesidir. Kumanda ekonomisi piyasaları bir belirsizliğe itecek, yatırım kararları verebilmek için gerekli görüş mesafesi ve güven büyük ölçüde sınırlanacaktır. Gereksiz prestij projeleri, var olan sınırlı finans kaynaklarının verimsiz projelere akmasına yol açacak, nepotizm artacaktır. Kanımca geçmişte Güney Kore’de, halen Çin’de uygulanan ihracata dayalı kumanda ekonomilerinin zamanı artık geçmiştir. Toplumların ulaştığı demokrasi ve eğitim düzeyi, sosyal medyanın yaygınlığı tepeden inme kararların itirazsız kabulünü sınırlayacaktır. Sonuç düşük yatırım, yurt dışına sermaye kaçışı, toplumun daha da fakirleşmesi olarak kendini gösterecektir. Nitekim resmi açıklamalarda da belirtildiği gibi, yurt dışına yerleşme amacı ile gidenlerin sayısında önemli artışlar görülmektedir. Son resmi verilere göre, Türkiye’den yurt dışına giden milyoner sayısı, 8000’ni bulmuştur. Açıklamaya göre, ABD-Kanada-Almanya-İsviçre-Fransa-İsveç-Finlandiya ve Avustralya ile Yeni Zelanda, yerleşim için en çok tercih edilen ülkeler olmuştur.

Bu noktada ister istemez şu soruyu sormak gerekiyor:

Hali vakti yerinde, üstelik milyoner bir insan, niçin ailesini alıp gider? Niçin yurt dışına yerleşmek ister? Ülkesini niçin terk eder? Bu soruların cevabını bulmak gerekir. Kimse durduk yere, fabrikasını, işletmesini, tarlasını, çiftini, çubuğunu satıp ta yurdunu, vatanını terk etmez.

Bu insanların, neden malını mülkünü satıp gittiğinin üzerinde ısrarla durmalıyız.

Saptanan ya da saptanabilen hususlar hakkında derhal çözüm üretilmelidir. Aksi halde bu çıkışlar artarak devam edebilir. Tabii ki bu vatandaşlarımızın düşünce ve isteklerine de kulak vermeliyiz. Buradan şöyle bir sonuç çıkartabilir miyiz? Vatan Millet aşkı, Vatan Millet sevdası yeterli gelmiyor mu da bu insanlar gidiyor?Oldukça ilginç bir durum.

SON SÖZ : ‘’ GÜÇLÜ DEVLET, GÜÇLÜ EKONOMİLERİN SAYESİNDE OLUR.’’