Sanırım bundan 5 yıl önceydi.

Hürriyet Gazetesi, tarihe ışık tutacak, harika bir ilave verdi.

Benim de şefliğimi yapmış, efsanevi gazeteci, Abdi İpekçi’nin 1968 yılında İnönü ile yaptığı unutulmaz bir söyleşi ile bilinenleri doğruladı, bilinmeyenleri de gün yüzüne çıkardı.

İpekçi’yi çok iyi tanıdığımdan ona yürekten inanıyor ve İsmet İnönü ile yaptığı bu muhteşem söyleşiyi, zaman zaman sizlerle yeniden paylaşmak istiyorum.

***

Abdi İpekçi soruyor;

-Atatürk’ün başbakanlığından ayrılışınıza dair şimdiye kadar çok şey yazıldı, çok şey söylendi. Bu meseleyi aydınlatacak bir açıklama yapmanızı rica edebilirmiyim?

-Bir akşam üzeri sofrada kavga eder gibi olduk. Aramızda bir münakaşa geçti.

Ertesi gün Atatürk ile görüştük.

Kendisinin bana söylediği şuydu;

“Şimdiye kadar bin meselede bin defa kavga ettik. Ama az çok kapalı kavga ettik..Akşam pek aleni oldu. Bir müddet çekilmen, istirahat etmen lazım”

“Minnettar olurum sana” dedim. “Çok teşekkür ederim” dedim.

“Hakikaten kendime hakim olamayacak bir vaziyetti. Olabilir, oluyor…Hepimizin her gün yanımızda bulunanlarla, birlikte çalıştıklarımızla başına gelen bir mesele…

-Atatürk’le aranızın açılmasında etrafınızdakilerin telkinleri mi etkili olmuştur?

-Şimdi mühim mesele budur. Bakın bir hatıramı anlatayım..İçeride karışıklıkların olduğu, birtakım ciddi meselelerin belirdiği bir sırada idi. Atatürk ile oturmuş, vaziyeti mütalaa ediyorduk. Birden bana şunları söyledi;

“Rejim aleyhtarlarının bir tek ümitleri vardır; aramızda çıkacak ihtilaf…Seninle benim aramda çıkacak ihtilaf…İçeride dışarıda ümit buna bağlanmıştır. Hatırında olsun bu ‘İşte ondan sonra’ herkes her şeyi her vesile il söylerdi. Bunlar hiç tesir etmezdi Atatürk’e…Hasta olduktan sonra tesir etmeye başladı. Hastalığı ilerledikten sonra dedikodulardan müessir olmaya başladı. Benim teşhisim budur. Atatürk ile birlikte çalışmamızı iki ayrı devrede izah edebilirim. Başlangıçtan hastalığına kadar şöyle olmuştur: Akşamları bir araya gelir toplanırız. O coşar, biz coşarız..Meydan okuyucu birtakım konuşmalar olur. Hepimiz katılırız buna…Atatürk dahil, şöyle yapalım, böyle yapalım diye birtakım kararlar alır ve gece geç vakit dağılırız.

Ertesi sabah uyanınca düşünürüm ‘Dün akşam birtakım şeyler konuştuk, birtakım kararlar aldık...’

Hemen kalkar Atatürk’e giderim. Onu yatakta iken uyandırırım, oturup konuşuruz.

Söylerim ‘Dün akşam biz yine coştuk, şunu yapalım, bunu yapalım diye kararlar aldık. Ama olacak şeyler değil, nasıl yapacağız?’

‘Canım sen bildiğini yap’ der bana.

Sonra bir devir oldu…Yine aynı şekilde akşamları toplanıp alınmış kararları ertesi sabah görüşmeye gittiğimde artık ‘sen bildiğini yap’ demiyordu.

Israr ediyordu bu sefer…Asabileşiyordu. Esaslı bir değişiklik olmuştu Atataürk’te…Doktorlarına sordum ‘hastalığın bir safhasıdır bu’ dediler.

Yani demek istediğim şudur ki, Atatürk’ün sıhhati ciddi olarak bozulduktan sonra sinir hakimiyeti, sinir sükuneti zayıflamıştı.

Bu, birlikte çalışmalarımızı etkiliyor ve etrafında ona telkinde bulunanlar için ümitli bir hal yaratıyordu.

-Vazifeden ayrılmanız bir dargınlık şeklinde mi olmuştu? Ondan sonraki görüşmeleriniz nasıl geçmişti? Mesela hastalığı ağırlaştığı zaman kendisine yapılan ilk konsültasyonda sizin de bulunmanızı istediği söylenir. Bu olayı nasıl yorumluyorsunuz?

-O konsültasyonu hatırlamıyorum. Yalnız, hastalığı ilerlediği zaman beni görmek istemiş. Dolmabahçe Sarayı’na çağırtmıştı. Zannediyorum Mart ayı idi. Gittim, Atatürk’e Dolabahçe’de misafir oldum. Bir hafta kadar kaldım orada…Sıkı bir perhiz ve kontrol altında idi.

Dostça, yani aramızda hiçbir şey olmamış gibi konuştuk.